Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I Ders Notları

Kaynaklar

1-Arşiv: Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Genelkurmay Başkanlığı Arşivleri.

2-Basın Kaynakları.

3-Hatıralar: Nutuk.

 

Mondros Mütarekesi

Bulgaristan’ın savaştan çekilmesiyle, muhtemel bir İstanbul işgalinin önüne geçebilmek ve Wilson İlkelerinden yararlanmak için Osmanlı yönetimi İtilaf güçleriyle mütareke arayışı içine girer. İlk olarak İspanya aracılığıyla ABD Başkanı Wilson’a başvuruda bulunulmuş ancak bir cevap alınamamıştır. Talat Paşa Hükümetinin çekilmesinden sonra İzzet Paşa Hükümeti tutsak, İngiliz generali Townshend aracılığıyla İngiltere’ye benzer bir girişimde bulunmuş. Bunun sonucunda Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1918’de Limni Adasının, Mondros limanında ki Agememnon adlı İngiliz zırhlısında gelen Türk heyeti (Rauf Bey, Sadullah Bey, Reşat Hikmet, Ali Fuat Türkgeldi) ve Akdeniz filo komutanı Sör Amiral Calthorpe taraflarınca imzalandı. 25 maddeden oluşan mütareke siyasi, askeri, ekonomik sınırlamalarla beraberinde ülkenin sonunu getirme niteliği taşımaktadır.

 

Mondros Sonrası Durum

Mütarekenin imzalanmasıyla devleti savaşa sokan İttihatçıların iktidarı sona ermiştir. Savaş suçlusu durumuna düşen Enver, Cemal, Talat paşalar İzzet Paşa’ya bir mektup bırakarak ülkeyi terk ettiler. Bu durumun akabinde İstanbul’da canlı bir partilileşme süreci yaşanmıştır.

8 Aralık 1918’ de İstanbul’da İtilaf Askeri İdaresi kuruldu. Bu gibi uygulamaları eleştiren Mebusan Meclisi 21 Aralık 1918’de padişahın emriyle kapatıldı. Böylelikle ilk fiili olarak elimizden çıkan Arap vilayetleri hukuki olarak da gözden çıkarmış olduk.

İtilaf devletlerinin baskıları neticesinde Tevfik Paşa istifa eder. Yerine İngiltere yanlısı Damat Ferit Paşa Sadrazam olur. Onun döneminde Ermenileri öldürmesi gerekçesiyle Kemal Bey’in idamı büyük tepki çekmiştir.

8 Şubat 1919’ da Fransız Generali tıpkı fatih gibi beyaz bir atın üstünde İstanbul’a girmiştir. Antlaşma şartları gereğince de Anadolu işgal edilmeye başlandı. Bu dönemde aydınlar arasında konuşulan Amerikan mandası mı yoksa İngiliz mandasını mı kabul etmemiz söz konusu olmuştur.

Yunanlıların İzmir’i işgali Türk halkındaki direniş ve mücadele isteğini ateşledi.

“Enver’in hassası cüreti, Mustafa Kemal’in Hassası Basireti”

 

Mondros Sonrası Arayışlar Dönemi

Antlaşma sonrası ortaya çıkacak devlet hakkında üç farklı çözüm ortaya çıkıyor.

1-Saray, Hürriyet ve İtilaf, Damat Ferit Paşa’nın savunduğu görüş, Savaş öncesi sınırları korumaya çalışıp, yarım bir İngiliz mandasını kabul etmek. (Amerikan mandası mı İngiliz mandası mı tartışmalar olmuştur.)

 

2-Bölgesel kurtuluş çareleri arayanların savunduğu görüş,

3-Mustafa Kemal ve çevresinin savunduğu görüş, Türk ordusunun elinde kalan sınırlar içinde bağımsız bir Türk devleti kurmak, bu hedef Sivas ve Erzurum Kongrelerinde Misak-i Milli ile formüle edilmiştir.

 

Mondros Sonrası Çete Hareketleri

Devlet çete hareketlerini bastırmakta yetersiz kalıyordu bu yetersizlik azınlık çetelerini olduğu gibi Türk çeteleri içinde söz komsuydu. Mahalli eşraf azınlık çetelerine karşı Türk çetelerini desteklemesiyle azınlıklara karşı kuvvet dengesini sağlanabiliyordu. Ancak Türk çetelerinin iaşelerinin karşılanması dikkatli bir şekilde gerçekleştirilmeliydi. Türk eşrafı üzerinde baskının artması düşman lehine çalışan bir etki doğurması tehlikesini içeriyordu. Topal Osman, Kara Hasan, Demirci Mehmet Efe dönemin çete liderleri.

Milli bir direnme örgütünün oraya çıkması için azınlıkların dış güçlülere dayanarak harekete geçmeleri gerekmektedir. Öyle ki Güneydoğu İngiliz işgalindeyken direnme örgütü gelişememişken bölgeyi Ermeni azınlıkla işbirliği içinde olan Fransız işgalciler devralınca mahalli örgütleme söz konusu olmuştu.

Milli Mücadele döneminde orduda ki piyadeler 15 lira süvariler 30 lira almakla beraber yaralandıklarında veya şehit düşmeleri halinde tazminat alacaklardır.

Mustafa Kemal’in İhtilal Planı

1-Anadolu’yu İstanbul’dan koparmak.

2-Milli istiklali kurtarmak

3-Ordunun desteğini alma

4-Anadolu’daki idareyi ihtilal idaresine bağlamak.

 

 

Amasya Tamimi

Anadolu’daki ihtilalin başlangıç bildirisi de sayılan ve 22 Haziran 1919’da askeri ve sivil yöneticilere gönderilen genelgededir. Kurtuluş Savaşı’nın gerekçesi, yöntemi ve amacını açıklayan bildiride yer alan önemli hükümler şunlardır:

  • Vatanın bütünlüğü milletin istikbali tehlikededir.
  • İstanbul Hükümeti sorumluluklarını yerine getirememektedir.
  • Ulusal hakları dile getirip, bütün dünyaya duyurmak için her türlü denetimden uzak ulusak bir kurulun varlığı gereklidir.
  • Erzurum ve Sivas Kongrelerine çağrı yapılır.

 

 

Erzurum kongresi

  1. 15. Kolordu komutanına Atatürk’ü tutuklaması için emir geldiyse de gerektiği biçimde cevap verildi. 10 Temmuz’ da toplanması gereken kongre 23 Temmuz’da gösterişsiz bir okul salonunda toplandı. Bölgesel bir kongre olarak planlandıysa da Paşa’nın katılımıyla milli bir niteliğe büründü. Mustafa Kemal’in başkanlığında yürütülen ve 7 Ağustosta sona eren kongre çalışmaları sonucunda ulusal mücadelenin temel ilkelerini belirleyen kararlar alınmıştır.
  • Ulusun bağımsızlığını ve güvenliğini korumada İstanbul Hükümetinin gücü yetmezse geçici bir hükümet kurulması kararlaştırılmış.
  • Temsil Heyeti oluşturuldu. (9 kişi)
  • Manda ve himaye reddedilmiştir.
  • Azınlıklara siyasi dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilmemesi kararlaştırılmış.

 

Sivas Kongresi

 

Her türlü engellemeye (Ali Galip) ve bazı temsilcilerin gelmemelerine karşın Sivas Kongresi 4 Eylülde toplanmıştır. 38 delegenin katıldığı kongre Mustafa Kemal’in açılış konuşmasıyla başlayıp 11 Eylül’de tamamlanmıştır. Manda konusunda çok şiddetli tartışmalar olmuş özellikle Tıbbiyeli Hikmet’in meşhur konuşması dikkat çekicidir.

  • Mondros ile belirlenen sınırlar içinde kalan…
  • Milli güçleri etkili, milli egemenliği esas kılmalıyız.
  • Rum ve ermeni işgallerine karşı hep birlikte savunmalıyız.
  • Hristiyanlara sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilmemeli.
  • Temsil Heyeti 16 kişiye çıkmış.

 

Amasya Görüşmeleri

 

Baskılara dayanamayan Damat Ferit Paşa istifa etti yerini Ali Rıza Paşa doldurdu. Onunla daha ılımlı ilişki ilişkiler kuruldu. Amasya Görüşmeleri 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında gerçekleşmiş. Mustafa Kemal, Bekir Sami Bey, Rauf Bey Temsil Heyetini Temsil ederken, Salih Paşa ve Naci Bey İstanbul hükümeti adına görüşmede bulunmuştu. Yapılan görüşmelerde şu konularda anlaşmaya varılmıştır:

  • İstanbul Hükümeti’nin Temsil Heyeti’nin bilgisi dışında herhangi bir barış anlaşması imzalamaması.
  • Mondros Mütarekesi ile belirlenmiş sınırların korunması.
  • Toplanacak meclis için seçimlerin serbestçe yapılması.

Salih Paşa görüşmelerde alınan kararları İstanbul’a pek kabul ettirememiş. Sadece Meclis’in açılması kararı kabul edilmiş. Bu görüşme ile resmi olarak İstanbul Hükümeti Anadolu’daki mücadeleyi tanımıştır. Temsil Heyeti’nin siyasi başarısı olarak kabul edilebilir. Görüşmelerden sonra Anadolu hareketine karşı çekingen davranan kişilerin ulusal mücadeleye yaklaşmasını sağlamış.

 

Ocak 1920’ de açılması planlanan Meclis-i Mebussan için seçimler yapılmış ve Kemalistler kazanmış bu durum milliyetçileri hem Anadolu’da hem de istanbul’ da güçlendirmiştir. İtilaf devletleri bu durumdan rahatsız olmuş yerine Ali Rıza Paşa istifaya zorlanarak yerine Salih Paşa kabinesi kurulmuş.

 

İstanbul’un İşgali

 

Misak-ı Milli’nin kabulü, Maraş ve Urfa’daki direnişi yoğunlaşması ve Anadolu’da Yunan ordusunun aleyhindeki gelişmeler, itilaf devletlerini harekete geçirmiş ve daha sert bir politikaya yöneltmiştir. 16 Mart istanbul işgal edilir. 150 kişi Malta’ya sürgün edilir. Genç Türkler toplatılır. İtilaf devletleri işgalin geçici olduğunu Saltanat makamını güçlendirmek gayesi taşıdığını açıklamıştır. 18 Martta Meclis basılmış bazı vekiller tutuklanmıştır.

İstanbul İşgali ile Anadolu’ya yoğun bir göç hareketi olmuş, Anadolu hareketi güç kazanmıştır. Bunun da tesiriyle 23 Nisan 1920’ de Ankara’da TBMM açıldı. Ankara fiili başkent oldu. Murahhaslar (delegeler) padişaha bağlılıklarını ve onu işgalden kurtarmak istediğini bildirdi.

5 Nisan 1920’de Damat Ferit Paşa yeniden sadaret makamına getirildi. Buna mukabil milliyetçileri işleri bozuldu. 11 Nisan 1920’de şeyhülislam Abdullah Efendi asilerin öldürülmesin farz olduğunu dair fetva vermiş. Bu fetvaya karşı Ankara müftüsü Rıfat Börekçi baskı altında verilen fetva geçersizdir diyerek hilafeti esaretten kurtarmaya çağıran fetva yayınlar. Ayrıca 11 Mayıs’ta Milliyetçi isimler hakkında idam kararı alınmıştır.

 

Milli Mücadele karşıtı isyanlar

İngiltere destekli olmakla, Saltanat ve Hilafet makamının tehlikede olduğu görüşüyle Ankara Hükümetine çeşitli zamanlarda farklı yerlerde isyanlar ortaya çıkmıştır.

Ahmet Anzavur Ayaklanması, Emekli Jandarma Binbaşısı Ahmet Anzavur’un İstanbul Hükümetine olan bağlılığı karşılığında ortaya çıktı.

Düzce Ayaklanması, Padişah yanlısı kişilerin Müslümanlık adına güvenlik müfrezelerini basmasıyla başladı.

Çerkez Ethem İsyanı, ilk etapta oluşturduğu kuvvetlerle Milli Mücadele’ye olumlu katkısı olmuştur. Ancak, düzenli orduya geçmeyi reddedip isyan bayrağı açmıştır.

 

Türk-Yunan Savaşı

1920, Teçhizat bakımından ve sayıca üstün olan Yunan birlikleri karşısında ağır yenilgiler alındı.

1921, istilacı Yunan kuvvetleri için işler iyi başlamıştı, ancak öyle gitmedi 1 ve 2. İnönü Savaşları’nda İsmet Paşa taarruzu püskürttü. Sakarya Savaşı’ndan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın şahsi komutanlığında kesin bir zafer kazanıldı.

1922, Ağustos 22’de savaşın son evresi başladı. Türkler taarruza geçerek, Yunanlıları İzmir’e kadar kovaladılar.

 

Yunan İlerleyişi

15 Mayıs 1919’da İzmir’ çıktıktan sonra üç yönden Anadolu’nun içerilerine sarkmaya başlayacaklar.

1-Gediz Vadisi yolu.

2-Menderes Vadisi’nden Torbalı-Bayındır-Ödemiş yolu.

3-Torbalı’dan daha güneye sarkan birliklerin takip edeceği yol.

 

 

Albay Bekir Sami

Kazım Özalp

Albay Mehmet Şefik

Türk-Yunan Harbi

Birinci aşama: 15 Mayıs 1919’da başlayan işgal bölgesi Bursa’ya kadar genişletildi.

İkinci aşama: Konstantin idaresinde, Bursa’dan Yunan kuvvetlerinin ilerlemesiyle Batı’da 5 muharebe cereyan eder. Bu muharebelerin ilk dördün ’de inisiyatif Yunanlılar ’da beşincisindeyse Türkler taarruz eden taraf.

1-Birinci İnönü

2-İkinci İnönü

3-Kütahya-Eskişehir

4-Sakarya

5-Büyük Taarruz

1921’deki Türk zaferlerinden sonra işgalci devletlerarasında ayrışma derinleşti. Bu durumun Türklerin işine yaradı. Fransızlar ve İtalyanlar ilk isteklerinin çoğundan vazgeçerek Türkler lehine antlaşmalar imzaladılar.

 

Lozan

Milli Mücadele sonunda Sevr Anlaşmasının uygulanamayacağını kabul etmek zorunda kalan işgalci devletler yeni durum üzerine anlaşma yapmak için masaya oturdu. 20 Kasım 1922’de başlaya konferansta, Türk heyetine İsmet Paşa başkanlık etti. İlk etapta tarafların anlaşmaya varamaması üzerine görüşmeler sonlandırıldı. Tekrar 23 Nisan 1923’te başlayan görüşmelerde 143 madde ve 14 ayrı sözleşmeden oluşan Lozan Anlaşması imzalandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuki temelleri oluşturan ve uluslararası hukukta geçerliliği günümüzde de devam eden bu anlaşmaya göre:

Boğazların Statüsü

Bu sorun Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla ortaya çıkmıştır. 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi ile boğazlar uluslararası statü kazandı. Lozan ile birlikte İtilaf devlerinin işgali tamamiyle kalkacak ve boğazlar Milletler Cemiyeti’nin denetiminde, başkanlığını Türkiye’nin yapacağı uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecekti. Boğazlardaki Türk egemenliği 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar sözleşmesiyle kesinleşmiştir.

Ekonomik ve Mali Hükümler

Kapitülasyonlar bütün sonuçlarıyla kaldırıldı. Yunanistan’dan istenen tamirat bedeli karşılığında Karaağaç Türkiye’ye verildi. Osmanlı’nın borcu Türkiye ve Osmanlı’dan ayrılan diğer devletlerarasında paylatılırdı. Türkiye’nin payına düşen borç taksitlendirildi.

Azınlıkların Statüsü

Yeni Türk Devleti’nin sınırları içinde yaşayan yabancı uyrukluların Türk vatandaşı oldukları kabul edilmiş. Bundan dolayı azınlıklara ayrıcalık konulmamıştır. Türkiye’de yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Türkler karşılıklı olarak değiştirilmesi kararlaştırılmış. Fakat, İstanbul’da yaşayan Rumlar ile Batı Trakya’da yaşayan Türkler dahil edilmemiştir. İstanbul’da bulunan Ortodoks, Fener Rum Patrikhanesi 19.yy. ile birlikte sürdürdüğü yıkıcı faaliyetlerin önüne geçilmek için önlemler alınmıştır.

Sınırlar

Trakya Sınırı, Batı sınırları Misak-i Milliye bağlı olarak çizildi. Mudanya anlaşmasında kabul edildiği gibi Meriç Nehri iki ülke arasında sınır kabul edildi. İmroz, Bozcaada ve Tavşan adaları dışındaki Ege adaları Yunanistan’a bırakıldı. Ayrıca Mısır ve Kıbrıs’ın İngiliz yönetimine geçtiği kabul edildi.

Suriye Sınırı, 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Antlaşması’ndaki sınırlar aynen kabul edildi.

Irak Sınırı (Musul Sorunu), Bu sorun Lozan görüşmelerinde çözülemedi, buradan çıkan karar göre Türk-İngiliz ikili görüşmelerinde çözümlenmesi kararlaştırıldı. Bu sorunu daha sonra Milletler Cemiyetine götürülmüş oradan İngilizlerin lehine bir karar çıkmıştır.

Lozan Antlaşması önceki yıllarda imzalanan anlaşmalar dikkate alındığında Türk diplomasisi açısından tarihi bir ihi birbaşarıdır. alındığında Türkzalanan ştır.liyor.başarıdır. Bu antlaşma ile Şark Meselesi yeni bir boyut kazanmıştır.

 

 

Saltanatın Kaldırılması

Yeni devletin, TBMM’nin üstünde hiçbir gücün kabul edilmeyeceğini açıklanması zaten Osmanlı Devletinin varlığı fiilen ortadan kaldırmıştır. Hukuki olarak bu sert ama etkili kararın alınması kolay olmadı. Mustafa Kemal’in yanındakiler bile bu durma tepki göstermiştir. Lozan Konferansına iki hükümetinde çağrılması bu iki başlılığı ortadan kaldırmanın gerekliliğini ortaya koydu. Mustafa Kemal’in meşhur konuşmasıyla beraber millet egemenliğini yanında kişisel egemenliğin de sürdürülmesinin akla aykırı olduğunu belirttikten sonra, 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılmıştır. Meclis 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edildiği günden başlayarak Osmanlı Saltanatının sona erdiğini hükme bağlamıştır. Vahdettin daha karar çıkmadan İngiliz Savaş gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır. Barış konferansına davet sorunu gerekçe gösterilse de Saltanatın kaldırılmasının gerçek nedenleri tarihsel gerekçelere dayanmaktaydı:

  • 620 yıllık bir haneden olan Osmanlıların çağın gerisinde kalması ve ömrünü tamamlamış olması.
  • Birinci Dünya savaşından sonra birçok yerde monarşilerin yıkılması ve cumhuriyet yönetiminin kurulması.
  • Bir ailenin iradesine dayalı yönetimlerin zamanın anlayışına ters düşmesi.
  • Mustafa Kemal’in ulusal egemenliğe dayanan, laik ve demokratik bir devlet oluşturmaya çalışması.

 

Ankara’nın Başkent Olması

Türk anayurdunun ve savunmanın kalbi Ankara’nın başkent olması İsmet Paşa’nın önergesiyle meclis tarafından 13 Ekim 1923 kabul edildi. Askeri ve coğrafi açıdan güvenli bir yerde bulunması başkent olmasında etkili olmuş. Ayrıca Osmanlı’ya dönüşün mümkün olmadığını ve Türk Devleti’nin Anadolu merkezli olduğunu tüm dünyaya gösterilmiş oldu.

 

Cumhuriyetin İlanı

Fethi Okyar’ın başında bulunduğu hükümetin yerine yenisinin kurulamaması bir bunalıma neden oldu. Hükümet bulanımınım meclis hükümet sistemiyle aşılamayacağını kabine sistemine geçilmesi, dolayısıyla Cumhuriyetin ilan edilmesi gerekliydi. 28 Ekim akşamı Mustafa Kemal yakın arkadaşlarına “yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” der. Beraberinde 1921 Anayasasında bazı değişiklikler yapılmış. “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare şekli halkın kendi kaderini kendisinin tayin edeceği temeline dayanır. Devletin hükümet şekli Cumhuriyettir” olarak düzenlenmiştir. 1921 Anayasasında yapılan değişikliklerle başbakan cumhurbaşkanı tarafından meclis üyeleri arasından seçilmesi kararlaştırılmış. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet idare şekli kabul edilerek ilan edildi. Ardından yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Mustafa Kemal cumhurbaşkanı, İsmet Paşa hükümet başkanı olmuştur. Cumhuriyetin ilanıyla Kurtuluş Savaşı kadrosu arasındaki ayrıma somut olarak ortaya çıkmıştır.

 

Hilafetin Kaldırılması

Ulusal Bağımsızlık Savaşı yıllarında Hilafet makamına açık bir tavır alınmamıştı. Fakat Cumhuriyetin ilanından sonra laik devlet düzeni içinde halifelik ciddi bir sorun oluşturmaya başladı. Halifeliğin kaldırılması tarihsel sürecin nihai evresiydi. Şükrü Hoca ve İskilipli Atıf Hoca’nın kitaplarında halifenin dünyevi işlere de bakması gerekliliği hakkındaki ifadeler bulunması. Abdülmecit’in imzasını Abdülhamit Bin Abdülaziz Han olarak değiştirmesi akabinde gelişen Abdülmecit’in tutumunda yaşanan değişmelerle beraber Rauf Bey, Adnan Adıvar, Refet Beylerin halifeliğe yaklaşması ve de Hintli Müslümanlardan, Ameer Ali ve Ağa Han’dan, İsmet Paşa’ya gönderilen, Halifeliğin gerekliliğiyle ilgili mektubun hükümetin eline geçmeden basında yayınlanması sert tartışmalara yol açtı. Mektup krizinden sonra iyice göze batan Halifelik, bu kez bütçe konusunda gündeme gelmiştir. Nihayetinde iki başlılık durumu ortaya çıkınca,  3 Mart 1924 halifelik kaldırılmış. Beraberinde Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak Diyanet İşleri ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.

 

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

 

Mecliste bir tarafta köklü değişiklikleri savunan Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve Fethi Bey gibi diğer taraftan, değişimin zaman içinde yapılmasını öneren gelenekçiler olarak ifade edilen bir başka grup ortaya çıkmıştır. Muhalif görüşün artmaya başladığı bu dönemde çıkarılan kanun gereği Mustafa Kemal’in yanındaki komutanlar vekilliklerinden istifa ederek orduya dönmüşleredir. Ancak, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Cafer Tayyar gibi paşalar ise askerlik görevlerinden istifa edip mecliste kalmışlardır. Mustafa Kemal bu durumu Paşalar Komplosu olarak adlandırdığı bu olay meclis içinde örgütlü bir muhalefetin geliştiğini ortaya koymaktadır. Parti 17 Kasım 1924 tarihinde Ankara’da Kazım Karabekir başkanlığında kuruldu. Partinin sistemi liberal sistem ve halkın hakimiyetidir. Dine de saygılı olacağını belirtilmiştir. En dikkat çekici yönü Mustafa Kemal’in direktifleri ile değil de kendiliğinden kurulmasıdır. Parti kurulduktan sonra İsmet Paşa, Mustafa Kemal’e İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmesi önerisini sunuş ancak reddedilmiş. Mustafa Kemal muhalefetin varlığına önem verip, batılı rejimlerin parlamentolarını örnek göstermiştir. İki parti arasında devam eden sürtüşmeler o kadar şiddetlidir ki bir defasında Ali Çetinkaya Halit Paşa’yı vurarak öldürmüştür. Bu dönemde Doğu illerinde Şeyh Said isyanı ortaya çıktı. Fethi Bey görevden alınıp, yerine İsmet paşa getirildi. Ertesi gün Takrir’i Sükun ilan edildi. Bir nevi diktatörlüğün meşrulaştırılması olarak ifade ediliyor. Hükümet, Terrakiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarını Şeyh Said isyanıyla bağlantılı oldukları gerekçesiyle İstiklal mahkemesine sevk etti. Burada da parti kapatıldı.

 

 

Şeyh Said İsyanı

Tarih sahnesine 1914 yılındaki başarısız bir isyan girişimiyle çıkmıştır. Bundan sonra bir kez daha adıyla anılan, etkili ancak başarısız bir isyan girişiminde bulunduğunu görüyoruz. İsyan 13 Şubat 1925’te Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı Piran’da başladı. Gelişerek doğu bölgelerine yayıldı. Dini İstekler güden bir isyan mıydı yoksa ayrılıkçı mıydı İngiltere etkisi var mıydı? Sorularına farklı kesimler farklı cevaplar verir. Mete Tuncay söz konusu ayaklanmanın dinsel giysi altında ulusal bir başkaldırıdır. Fikrini savunurken, Ergün Aybars Musul bağlantısından dolayı İngiliz etkisinin her aşamada olduğunu söylüyor. Netice itibariye tedbirler almadığı için eleşirilen Fethi Bey’in yerine İsmet Paşa getirildi. İsyan nedeniyle doğu illerinde sıkıyönetim ilan edilerek, Takrir-i Sükün Kanunu uzatıldı ve İsyan bölgesinde ve Ankara’da olmak üzere iki tane İstiklal Mahkemesi kuruldu. Alınan önlemler ve planlı bir askeri hareket sonrası İsyan bastırıldı ve ileri gelenleri idam edildi.

 

 

Serbest Cumhuriyet Fırkası

 

1930 ekonomik bunalımının yaşandığı bir dönemde güdümlü bir muhalefet partisi olarak kurulan SCF Türk tarihinin ikinci muhalefet partisidir. SCF, TPCF’den hem kuruluş hem de kapanış özellikleri bakımından ayrılmaktadır. Her iki parti de CHF’nin içinden çıkmakla beraber TPCF doğal olarak, kendiliğinden, SCF ise Mustafa Kemal’in direktifleri doğrultusunda kurulur. Bunda CHF’nin içinde güçlenen ismet Paşa’ya engellemek amacının da olması dikkat çekicidir. Ayrıca Türk devriminin modernleşme çabalarının bir yansıması olarak ülke yönetimini batı tarzında olması birden fazla siyasal partinin bulunması gerekmekteydi. Avrupa’nın Türklere diktatör gözüyle bakması Mustafa Kemal’i rahatsız ediyordu. Bunların üzerine 1929 ekonomik buhranı ve muhalif görüşün artmasıyla,1925’ten 1930’a kadar muhalefetsiz kalan CHF’ye karşı, 12 Ağustos 1930 Fethi Bey önderliğinde kuruldu.

Yıllardır biriken muhalefet potansiyelini rejim karşıtı olmayan bir partiye yönlendirme bir nevi kanalize edip tehlikeyi ortadan kaldırma kaygısı içinde planlanmıştır. Öyle ki muvazaa durumu bilinmesine rağmen yoğun ilgi gördü, Fethi Bey’in iktidara aday olduğunu söylemesi CHFi rahatsız etti. Nihayetinde Fethi Bey’in seçimlerde yapılan yolsuzluklar ile ilgili önergesini kabul ettiremeyip ve Mustafa Kemal’le karşı karşıya gelmek istemediği için partisini feshetti.

TPCF ve SCF denemelerinde görüldü ki Cumhuriyet rejimi iktidarı tehlikededir. Öyle ki menemen olayı bu kuşkuyu güçlendirdi. Modernleşme sürecinin ve rejimin çoğulcu bir ortamda bunların tehlikeye düşeceği üzerine olası tüm muhalefet odakları kapatılır. (Türk ocakları, Mason loncaları, Kadınlar birliği) 1931’de Türk ocaklarıyla başlayan süreç 1935 yılına gelinceye birçok dernek kapatıldı.

Türk Devrimini Kökleştirme Çabaları

 

Çok partili hayata geçiş için toplumun alt yapısının henüz hazır olmadığı ve devrimlerin toplum tarafından yeterince benimsenmediği anlaşılmış. Bunu düzenlemek için eğitim ve kültür seviyesinin yükseltilmesi hedeflenmiş bu amaç doğrultusunda Köy endüstrileri ve Halk evleri açılmıştır. Ayrıca sanayileşme ve devletçi ekonomik politikasına geçilmiş.

Tek parti dönemi boyunca CHF’nin homojen bir yapıda olduğunu söylemek gerekir. CHF’ye ilk muhalefet Lozan Barış anlaşmasına hayır diyenlerdir. (Kılıç Ali) ikincisi ise 1924 anlayasının tartışmaları, Cumhurbaşkanın meclisi feshetmek yetkisine direnenler olmuştur. Üçüncüsü ise CHF’den TPCF geçenler oluştur.

 

 

 

Atatürk İnönü Ayrılığı

İsmet İnönü ve Mustafa Kemal arasındaki iyi ilişki 1937 yılında sonra erdi. Nedenleri:

  1. Cumhurbaşkanının İnönü hükümetine müdahalelerde bulunması.
  2. Dış politikada Hatay sorunun çözümü için müdahale şekillerinin uyuşmaması.
  3. Ekonomik politikaya yaklaşımları farklı.

 

 

 

Dış Politika

Lozan ile çözülemeyen meselelerin çözümüne uğraşılmıştır.

Yunanistan ile karşılıklı göç

İtalya ile tarafsızlık ve uzlaşma anlaşması

Türk-Rus münasebetleri: ticari meseleler, Komünizm meselesi, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini düzeltmesi.

Afganistan ile dostluk anlaşması imzalanmıştır.

1923-1930 evresi dış politikada faaliyetler Türkiye’yi milletler arası çevrede istikrarlı bir düzene oturtmak amacıyla çaba harcanmıştır.

 

Kadro Hareketi

 

Atatürk’ün izniyle Kemalizm’i bir sistem haline getirmek ve Türk Devrimine teorik bir çevre oluşturmak amacıyla Yakup Kadri, Şevket Süreyya, Vedat Nedim, İsmail Hüsrev bir araya gelmiştir. Bir nevi Ulusçuluğu materyalizme içine adapte etmeye uğraşmışlar. Ancak olguları açıklamakta yetersiz kalmışlardır. Kadro dergisi ile düşüncelerini yaymaya çalışmışlar. Ayrıca Kurucuları devrimci ve komünist kökenlidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Toplumsal Alanda Yapılan İnkılaplar

Sadece ekonomik ve siyasal alanda yapılan düzenlemelerle toplumun çağdaş toplumlar seviyesine yükselmesi imkânsızdı. Mustafa Kemal toplumsal alanda yapılacak inkılaplarla bu durumu çözmeye çalıştı.

Kılık Kıyafet İnkılabı, Türk inkılabı açısından kıyafetin çağdaşlaştırılması zihinsel modernleşmeyle ilişkili görülür. Bu hususta fesin yerine şapka getirildiği gibi memurlara ortak kıyafet giyme zorunluluğu getirildi. Mustafa Kemal bu konuda Türk kadınının dokunulmazlığını bilirdi. Bu yüzdendir ki onlarla ilgili bir yasa çıkartmamış sadece telkinlerde bulunmuştur.

Kadın Hakları, Türkiye’de kadınlara önce 1930’da belediye seçimlerine katılma, 1933’de Muhtar seçme ve seçilme, 1934’de de milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Bunu takiben yapılan 1935 seçimlerinde 18 kadın milletvekili mecliste yer almıştır. Böylece Türk kadını Avrupa kadınlarına göre oldukça erken bir şekilde siyasal haklar elde etmiştir.

Soyadı Kanunu, Kişinin adının yanında baba adı ve doğum yeri yazılma uygulaması çağ dışı olması nedeniyle kaldırıldı ve 21 Haziran 1934 tarihinde soyadı konunu ile vatandaşlar herhangi bir ayrımcılık içermemek şartıyla soyadı alma hakkı verildi.

Miladi Takvimin kabulü, 26 Aralık 1925’te rumi takvim kaldırıldı ve 1 Ocak 1926 itibariyle miladi takvim kullanılmaya başlandı.

Ölçü ve Tartı Sisteminin Değiştirilmesi,

Genel Tatil Kanunu,

Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması,

 

İlk Meclis

Yeni meclis, Mustafa Kemal’in uğraşları sonucunda yeni seçilen ve İstanbul’dan gelen mebusların katılımıyla 23 Nisan 1920’de TBMM Ankara’da açıldı. Üyeleri itibariyle değişik inanç ve düşünceleri barındırması ve farklı meslek gruplarından oluşması nedeniyle bir halk meclisi niteliği taşımaktadır. Bu yönüyle bazı araştırmacılar tarafından Cumhuriyet tarihinin en demokratik meclisi kabul edilmektedir. Bu meclisi demokratik yapan en önemli olgulardan biri siyasal fikirleri birbirine yakın kişilerin mecliste oluşturdukları gruplardır. Tenasüd, İstiklal, Islahat, Halk zümresi (Sol eğilimli), Müdafaa-i Hukuk Grubu (1.Grup, Kuvay-i Milliyeciler) gibi isimlerle anılan bu gruplar adeta siyasi parti gibi hareket etmişlerdir. İlk etapta gruplar arasında farklılık açık bir şekilde belirmemiştir. Ancak, Anayasada Halifelik ve Padişahlığın geleceği belli olmaması ve Halkçılık programına tepki doğrultusunda yükselen muhalif seslerle ayrışma belirginleşmeye başladı.

Ortaya çıkan bu yeni koşulda TBMM’de güçlü bir gruba dayanma gereği ortaya çıktı Mustafa Kemal güvendiği milletvekilleriyle tek tek ya da gruplar halinde görüşerek Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu oluşturdu. Böylelikle mecliste alınacak kararların meclise gelmeden bu grupla görüşülüp karar bağlanması kararların meclisten geçirilmesini kolaylaştırdı. Bu grup mecliste kurulan ilk grup olduğu için birinci grup olarak anıldı. Zamanla bu grubun dışında kalan milletvekilleri sanki Mustafa Kemal’e karşıymış gibi algılanmaya başlandı. Selamet-i Umumiye adıyla anılan mikro bir grup oluştu. Mustafa Kemal’i destekleyen Birinci Grup’a karşı Erzurum mebusu önderliğindeki İkinci Grup sert bir muhalefet sergiledi.

Mecliste I. Grup ile II. Grup arasında birçok konuda anlaşmazlık çıkmış ve kıyasıya mücadele edilmiştir. Başkomutanlık yasasının çıkarılmasında yaşanan fikir ayrılığı ile mecliste kriz yaşanmıştır. Bundan başka Hükümet ve Meclis Başkanlığının Mustafa Kemal de olmasını eleştirerek bunun diktatörlüğü çağrıştırdığını her fırsatta dile getiriyorlardı. Ayrıca bu konuyla ilgili olarak Meclis başkanı ve başkan vekillerinin siyasi derneklerle ilişkili olmaması ve tarafsızlığın korunası için iç tüzüğe madde eklenmesine yönelik bir tutum sergilediler. Bundan başka II. Grup, milletvekili seçilebilmek için Misak-i Milli sınırları içerisinde doğmuş olmak şartını içeren yasa teklifinde bulunarak seçim kanununa değişikli yapılmasını istemişlerdir. Bu koşullara uymayan Mustafa Kemal’in parlamentoya girmesini engellemeye yönelik bu girişim meclisin reddetmesi sonucu önlenmiştir. Sonuç itibariyle meclis çalışamaz hale gelmiştir. Meclisin mevcut yapısının Lozan Anlaşması’nın onaylanmasına engel olabileceği endişesi ile muhalefetin önü kesilmeye karar verildi. Bu tablo karşısında harekete geçen I. Grup ilk meclisin görevini tamamladığını ifade ederek seçimlerin yenilenmesini istemiştir. Kabul edilen bu önergeyle meclis 16 Nisan 1923’te dağılmıştır.

Önemli bir çoğunluğu demokrat yapıya sahip olmayan vekiller oluşturuyor olsa da birinci grup gibi ikinci gruptaki üyeler de düşünce ve eğilimler açısından homojen bir yapıya sahip değillerdi. Ayrıca bu grubun gerici ve cumhuriyet düşmanı kimselerden oluştuğu görüşü doğru değildir. Onlar yenilikçi ve devrimci bir tutum içinde olmakla beraber Türkçenin bilim dili olması arzusuna sahip kimselerdi. Grubun yayın organı Tan gazetesidir fakat yayın hayatı uzun sürmemiştir.

 

İkinci Meclis

Üç ay süren seçimler sonunda II. TBMM 11 Ağustos 1923 toplandı. Bunu takip eden günlerde Mustafa Kemal Meclis başkanlığına yeniden seçildi. Bu mecliste Müdafaa-i Milliye, Amele grubu, Bağımsızlar grubu kuruldu. Bu meclisle birlikte çağdaş toplum ve devlet yaratma süreci başlatılarak Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılmıştır.

 

Halk Fıkrasını Kuruluşu

Mustafa Kemal Paşa bir gazete muhabirlerine verdiği demeçte yeni bir parti kurulacağını ilk kez kamuoyuna açıklamıştır. Ayrıca bu demecinde Halk Fıkrası isminde kurulacak partinin yeniliklere öncülük edeceğini dile getirmiştir. Bunu takip eden süreçte Mustafa Kemal imzasıyla tarihimizde dokuz umde olarak bilinen ve Halk Fıkrası’nın ilk programı olarak kabul edilen seçim bildirgesi yayınlanmıştır. Bu beyannamenin giriş bölümünde Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun Halk Fırkası’na dönüştürüleceği ifade edilmiştir.

 

İsmet İnönü Dönemi ve Sonrası

 

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölmesin ardından otorite boşluğu krize sebebiyet vermeden çözümlendi. Yeni cumhurbaşkanı İnönü seçildi. Celal Bayar’ın usulen istifasının ardından İnönü kabineyi kurma görevini tekrar Celal Bayar’a verdi. Ancak İnönü’nün isteği doğrultusunda hükümette bir takım değişiklikler yapıldı. İçişleri bakanı Şükrü Kaya ile Dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İnönü’nün karşısında yer almışlardı. İnönü’ye yakınlığı ile tanınan Refik Saydam içişleri bakanlığına, Şükrü Saraçoğlu da Dışişleri başkanlığına atandı.

Atatürk’ün ölümü ile sadece Cumhurbaşkanlığı değil CHP’nin Genel Başkanlığı da boşalmıştı. Bu sorunun çözümü için Aralık 1938’de CHP’nin olağanüstü kongresi Celal Bayar’ın vekilleri toplantıya çağırmasıyla başladı. Bu toplantıda ismet Paşa Milli Şef ve Değişmez Genel Başkan seçildi.  Şüphesiz bu durum dönemin konjonktüründe Hitlerin Führer, Mussolini’nin Duce unvanlarını almalarıyla ilgiliydi.

İnönü’nün hükümet ve parti üzerindeki otoritesini arttırmaya yönelik politikalara yöneldiğini görüyoruz. Eski muhaliflerine karşı belirli bir barış politikasını takip etse de eskiye dönük bir hesap sorma durumunun da söz konusu olması dikkate değerdir. Mustafa Kemal döneminde İstanbul’da önemli bir konuma haiz olan Muhittin Üstündağ’ın görevden alınmasını takiben Atatürk’e yakınlığıyla bilenen Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras ve Kılıç Ali gibi kimselerin yönetimden uzaklaştırıldıkları görülmektedir.

Tüm bunların yanında bu dönemde yolsuzluk iddiaları üzerine gidilmiştir. Celal Bayar’ın oğlu Refil Bayar’ında sahipleri arasında olduğu İmpeks komisyon şirketi usulsüzce iskonto sağlandığın ortaya çıkması sonucu Refil Bayar intiharıyla sonuçlanan olay. Bir başka olaysa devletin açıkça dolandırıldığı görülen Satie Olayıdır. Satie binası Elektrik İdaresi tarafından alınmak üzereyken iki katı bir fiyata Satie şirketi tarafından Denizbank’a satılması düşündürücü ve hayret verici bir durumdur. Bunlardan başka Hariciye vekâletinin imza ve mührünü taklit ederek Türkiye Cumhuriyeti adına Kanada’dan uçak satın aldıktan sonra bu uçakları İspanyollara satma girişimi içinde bulunan Ekrem König davası vardır. Bu kişi yurtdışında yakalanıp Türkiye’ye teslim edildikten sonra yargılanıp 4 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Bu davalar basında büyük yankı uyandırmıştır. Bununla beraber özellikle Köniğ davası geçmiş dönem hükümetini dolayısıyla mevcut hükümeti zor durumda bırakmıştır.

1939 Ocak ayının başından itibaren hükümetin istifa edeceği söylentileri basında yer almaya başladı. 25 Ocakta bu durum gerçekleşti ve Celal Bayar istifa etti. Onun yerine Refik Saydam başbakan oldu ve onun kabinesinde iki bakan dışında tüm eski bakanlar yerlerini korumuşlardı.

3 Nisan 1939’a gelindiğinde ise hükümet seçimlerini yenilenmesi kararını alıp dağılacaktır. Yapılan seçimlerde TBMM’ye 424 Milletvekili seçilirken Refik Saydam yeniden Başbakan oldu.

29 Mayıs 1939’da CHP kurultayında tüzükte yapılan değişikliklerle Milli Şefin partiyi kontrol etme yetkileri arttırıldı. Bu durum tüm dünyada olduğu gibi tek parti, tek lider ve parti devlet yapılanmasını güçlendirdi. Bununla beraber iktidardakiler bir kontrol mekanizmasının gerekliliğinin de farkındaydılar bu hususta CHP içerisinden Müstakil Gurubu kurulmuştur. 1943’te grubun milletvekili sayısı 21’den 30’a çıkarıldı. Türk siyasetinde varlıklarını 1946’ya yani Demokrat Parti’nin kuruluşuna kadar devam ettirmişlerdir. Bunların bir nevi muhalefet görevi üstlendiklerini görüyoruz. Ancak birçok önemli savlarına karşın grup istenileni verememiştir. Yapay ve gülünç bulunulup eleştirilmiştir.

CHP’nin tek parti yönetiminin dünyadaki tek parti örnekleriyle benzettiğimiz yönleri olmakla birlikle çok farklıdır. Ne Almanya’daki ne de İtalya’daki tek partili sisteme benzemektedir. Uygun zaman ve şart oluştuğunda demokratikleşme hedefindedir.

 

 

II. Dünya Savaşı

Savaşın Nedenleri

Almanya ile imzalanan Versailles sorunları çözen değil erteleyen hatta yeni sorunlar açan bir antlaşma oldu. Bu anlamda II. Dünya Savaşı I. Dünya Savaşı’nın devamı niteliğindedir.

Amerika’da ortaya çıkan Ekonomik Buhranın etkisi tüm dünyada hissedilmiştir. Bu durumun tesiriyle yaşanan ekonomik bozulalar ve yöneticilerin zayıflıkları Avrupa’da yönetimlerin diktatörlerin eline geçmesine neden olmuştur. I. Dünya Savaşından sonra İtalya, İspanya, Portekiz’in yanı sıra Avrupa ve Balkanlarda Çekoslovakya haricindeki tüm ülkelerin yönetimleri 1930’da diktatör ve monarkların eline geçmiştir.

Milletler Cemiyeti’nin, Japonya’nın Çin’i ilhakı ve Almanya’nın Avrupa’da saldırgan tutumunu durdurmakta başarısız olması cemiyetin dünya siyasetinde çok da fazla yaptırım gücü ve tesirinin olmadığı göstermiştir. Bu durumun komşu devletleri silah yoluyla ele geçirmeyi arzulayan devletlerin önünü açtığını göreceğiz. Bununla beraber ABD’nin yalnızlık politikası sonucunda I. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya siyasetinden çekilmesi ve kendi içindeki sorunlara yönelmesiyle Milletler Cemiyeti’nin ortaklaşa kurmak istediği güvenlik sistemini de bozdu.

Diğer taraftan Çin’deki iç sorunlardan faydalanarak Ham madde ve toprak sıkıntısı çeken Japonya’nın Çin’e saldırması savaşın başlamasından tesirli olmuştur. Şüphesiz ki savaşın en önemli nedeni Hitlerin sınır tanımaz arzuları doğrultusunda uyguladığı saldırgan tutumdur.

 

Savaşın Başlaması

Japonya’nın Mançura’yı istilasıyla I. Dünya Savaşı sonrası kurulan kalıcı barış umutları büyük bir darbe yedi. Bu dönemde ABD silah yoluyla sağlanan kazanımları tanımayacağını açıklayan bir bildirge yayınlamıştır. Öte yandan Milletler Cemiyeti Çin’e sadece araştırma komitesi göndermekle yetindi. Böylelikle olay kapandı ve Japonya’nın saldırganlığı yanına kaldı. Japonya’nın cezasız kalan saldırısı Avrupa’da diktatörlerin gözünden kaçmadı. Bu durum bazı Avrupalı devletlere model olmuştur. İtalya’da Mussolini ülkesindeki dahili sorunlardan Afrika’da elde edeceği toprakla kurtulmayı planlıyordu. Almanya’daysa Hitler için bu durum dikkat çekici olmuştur. Nitekim Japonya’dan sonra Almanya da Milletler Cemiyeti üyeliğinden ayrılarak saldırgan niteliğini açığa vurdu.

Vesailles ile Almanya-Fransa sınırındaki kömür zengini Saar bölgesi 15 yıllığına Milletler Cemiyeti’nin kontrolünde Fransa’ya verilmişti. Antlaşmanın süresi 1935’de dolunca plebisit yoluyla bölge Almanya tarafına geçmiştir. Böylelikle önemli bir ham madde kaynağına sahip olan Almanya’nın silah endüstrisi gelişmeye başlayacaktır.

Hitler, 1935’de Versailles’e aykırı olarak Almanya’da zorunlu askerlik sistemini getirdiği gibi bir hava gücü ile donanma oluşturacağını ilan etti.  Bu harekete Avrupalı devletler güçlü bir tepki göstermedi hatta İngiltere muhafazakârları bu durumu Sovyetlere karşı ilk savunma hattı olacağını düşündüklerinden olumlu bir gözle bakmışlardır. Artık adım adım savaşa yaklaşılmaktadır.

1936’ya gelindiğinde artık savaş kaçınılmaz hale gelmişti. İtalya’nın Habeşistan saldırısına daha önce Çin’de olduğu gibi tepki gösterilmedi. Bundan sonra Milletler Cemiyeti uluslararası politikada kayboldu.

Milletler Cemiyetinin fiilen çekilmesinden sonra Hitler 7 Mart 1936’da Versailles ile askerden arındırılan Ren bölgesine girerek bir kez daha Versailles’e karşı tutum izledi. Onun bu hareketine karşı çıkan olmadı. Ren Almanya’nın Fransa saldırısı için mühim bir nokta idi. Böylelikle Hitler ilk amacı Versailles zincirlerini kırma hedefini gerçekleştirmiş oldu.

1936’da başlayan ve üç yıl süren İspanya iç savaşında Almanya ve İtalya’nın ayaklanan faşist General Franco’ya açık bir şekilde silah ve mühimmat yardımı yapmıştır. Sol görüşlü meşru hükümdar ise sadece SSCB’den sınırlı bir yardım alabilmiştir. Bu olay bir nevi II. Dünya Savaşının bir provası niteliğini taşımaktadır.

Savaşın ortaya çıkmasındaki bir diğer olay Ekim 1936’da İtalya ve bu ülkenin Habeşistan’daki faaliyetlerini destekleyen Almanya arasında bir dostluk anlaşması imzalanır. Böylelikle Roma-Berlin Mihver ilan etti. Bir ay sonra Almanya ve Japonya her yerde Komünizmle savaşmaya karar vererek Anti-Komintern Paktını imzaladı. 1937’de bu ikiliye İtalya’nın da katılmasıyla Mihver devletleri olarak anılan grup ortaya çıktı.

1937’de Avrupa’nın çeşitli yerlerinde Almanya ile işbirliği yapan güçlü Nazi partileri kurulmaya başlandı. Bu ortamda Avusturya hükümeti ile ülkedeki Nazi Partisi arasındaki gerginlikten yararlanan Hitler Almanya’ya davet ettiği Avusturya şansölyesine kabul edilmez isteklerde bulunuldu. Şansölye bu isteklerin çoğunu kabul etti ancak Anschsu[1]’yu halk oylamasına sunmak istedi. Bunun üzerine tespit edilen oylama tarihinden bir gün önce 13 Mart 1938’de Alman birlikleri Avusturya’ya girdi. Direnmenin imkansızlığını gören Avusturya teslim oldu. İki ülke bir oldubittiye getirilerek birleştirildi. Böylelikle Alman Düalizmi yani Alman milletlerinin Avusturya ve Almanya’daki bölünmüşlüğü sona erdi. Bu duruma çeşitli ülkelerden zayıf tepkiler geldiyse de çoğunluk Hitlerin başka bir toprak talebi olmama sözüne güvenmeyi tercih ederek göz yumdu. Bu birleşmeyle Hitlerin ikinci hedefi Anschsu gerçekleşmiş oldu.

II. Dünya Savaşı ve Türk Dış Politikası

Savaş döneminde Türk dış politikasının ana eğilimi savaşa katılmadan toprak bütünlüğünü korumak ve büyük devletler arasında bir denge unsuru olarak saldırılardan korunmaktı. Öyle ki bazen Türk devlet adamları arasında Türkiye’nin bir tarafa daha yakın olduğu söylemleri ortaya çıkınca Menemencioğlu hemen devreye girerek dış politikada tek resmi merciinin kendisi olduğunu hatırlatıyor. Selim Deringil’in Denge Oyunu ifadesi bize bu dönemdeki Türk tutumunu en güzel şekilde yansıtmaktadır.

Almanya ve İtalya’nın Avrupa’daki ve Balkanlar’daki saldırgan tutumu ve işgalleri Türk yöneticileri endişeye düşürmüştür. Bunun üzerine Türkiye-Fransa-İngiltere aralarında anlaşarak üçlü ittifak meydana getirmiştir. Söz konusu anlaşmaya göre Akdeniz’de Fransa ve Birleşik Krallığın içinde olacağı bir savaş yaşanırsa bunlara destek olarak Türkiye’nin de girmesini zorunlu kılınıyordu. İtalya savaşa girinceye kadar Türkiye’nin mevcut durumunda bir değişiklik olmamıştır. Bundan sonra hem İngilizler hem de Fransızlar yapılan anlaşma gereği Türklere kendilerinin yanında savaşa girmesi gerektiğini bildiriyordu. Türkiye ise Müttefiklerin yanında yer almakla birlikte aynı anlaşmanın başka bir maddesine dayanarak fiili olarak savaşa dahil olmadı.

 

Türkiye üzerinde Nazi oyunları

Savaşın Batı Avrupa’dan Doğu Avrupa’ya doğru kayması Sovyetleri rahatsız etmekteydi özellikle Romanya’nın işgali Sovyetleri Almanların kendi hinterlandına girdiğini düşündürmekteydi. Bu arada Almanya Türkiye ve SSCB arasında ikili bir oyun oynuyordu. Bir taraftan Türkiye’ye güvence verirken diğer taraftan SSCB’ye Boğazlar konusunda anlaşmaya çalışıyordu. Hitler SSCB’yi mihver devletler arasına katılmak için ikna etmeye çalışırken Boğazlar konusunda Türkiye’nin ikna edileceğini ileri sürerken SSCB kağıt üzerindeki garantilerle yetinemeyeceğini bildirdi. Kısaca SSCB Mihver’e katılmaya razı olmadan önce Boğazlarda deniz ve hava üsleri talep ediyordu. SSCB’nin Boğazlar ve Eğe Adaları talepleri Hitlerin SSCB ile olan anlaşma sağlama imkanını azaltıyordu. Zira Almanya Balkanların kendi nüfuz alanı olmasını istiyor ayrıca da Boğazların kontrolü konusunda Rus isteklerini karşılamak istemiyordu. SSCB ile Almanya arasındaki ipler gerilmeye başlamıştı. Türkiye kendi üzerinde yapılan Rus-Nazi pazarlığını 1941’de İnönü’nün Hitlere yazdığı mektubu vermeye giden heyetin başındaki Hüsrev Gerede’e bizzat Hitlerin söylemesiyle öğrendi. Görüşmede Türkiye aleyhine elçileri vasıtasıyla Türklere bir lütufmuş gibi sunmaya çalıştırlar. Dışişleri Bakanı Menemencioğlu reelpolitiği[2] ortaya koyan bir şekilde Boğazları SSCB’ye verilmemesinin Türkiye kadar Almanya’nın güvenliği açısından önemli olduğunu söyledi.

 

Türkiye üzerindeki Alman baskıları (1941-1943)

Nazilerin Balkanlara inişi ve Nazi-Sovyet pazarlığının başarısız olması ve Sovyetlerin İngiltere karşısında oluşturulacak büyük işbirliğine çekilememesi savaşın bundan sonraki gelişimini etkileyecek önemli bir olaydı. Almanya ile SSCB arasındaki birlik oluşturma girişimleri son bulmuş ve iki ülke birbirlerine karşı savaşa hazırlanmaya başlamıştır. Bulgaristan ile Türkiye arasında 17 Şubat 1941’de bir saldırmazlık anlaşması imzalandı. SSCB için artık Türkiye’nin kendisiyle dostane ilişkilerini koruması daha da önem kazandı.

 

Türkiye-Sovyet Saldırmazlık Bildirisi

Alman baskısının artması üzerine İngiltere atağa geçti ve onun aracılığıyla Türkiye ile SSCB arasında yapılan saldırmazlık bildirgesi kamuoyuna duyuruldu. Türkiye bu sayede Bulgaristan’a yerleşen Almanya ile Kuzey’de Rusya arasında işgale uğramak tehdidini şimdilik savuşturmuş oluyordu. Buna Polonya Sendromu[3] denilmekteydi.

 

Alman Önerileri

Almanya Bulgaristan’a yerleşmesinden sonra Türkiye’nin kaygıları oldukça yükseldi. Führer Mart 1941’de İsmet İnönü’ye bir mektup gönderdi. Führer Alman ilerleyişinin Türkiye’ye değil Yunanistan’a yerleşen İngiltere’ye karşı olduğunu yazıyordu. İnönü verdiği cevapta çatışmanın olmamasından duyduğu umudu tam bağımsızlık ve tarafsızlık siyasetlerini yazdı.  Nisan 1941’de Türkiye’nin işlerini güçleştirecek olaylar gerçekleşti. Alman birlikleri artık Türk-Yunan sınırından görünebiliyordu. Führer eski müttefiklerinin kendi yanlarında bulunması durumunda Ege’de Türkiye lehine bir takım düzenlemeler yapılabileceği imasında bulunuyordu. Almanya artık Türkleri Sovyet tehdidi ile değil savaş sonrası düzenleme vaatleri ile kontrol etmeye çalışmaktaydı. Türkiye bir Alman-Sovyet ittifakının ortak hücumuna maruz kalmaktan çekiniyor diğer taraftan bu süreçte Almanlar Irak’’ geçmek için Türkiye’den transit geçiş istiyordu. Irak’ta İngilizlerin duruma hakim olmasından sonra bu talep ortadan kalmasına rağmen bu sefer de SSCB’ye saldırmadan evvel Türkiye ile ittifak anlaşması yapma ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Türküye İngiliz İttifak anlaşmasına aykırı bir anlaşmaya direnince Almanya açıkça tehdit etmişti. Bu devrede İngiltere de Almanya’ya kaymasının Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmayacağını hatırlatıyordu. Haziran 1941’de Alman ve Türk hükümetleri arasında dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalandı. Bu anlaşma müttefikleri kızdırdı. İngiltere bu kızgınlığını Ödünç verme ve Kiralama Anlaşmasını iptal ederek gösterdi. Bu arada güney kanadını güvence altına alan Alanların 22 Haziran’da Sovyet sınırını geçerek Barbarossa Harekatını başlatmalarıyla savaş yepyeni ve olabildiğince dramatik bir döneme girdi. Türkiye Polonya Sendromundan kesin olarak kurtulmuştu.

 

Alman-Sovyet Savaşı ve Türkiye

22 Haziran 1941 günü Alman ordularının SSCB’ye karşı taarruza geçmeleri ile savaş Türkiye’nin batı ve kuzeyine yayıldı. Bundan dolayı Türkiye’nin artan stratejik konumunu takiben SSCB ve İngilizlerin Alman gemilerinin Boğazlardan geçirilmemesi hususunda Türklere baskıları başladı.

Öte yandan Türk-Alman saldırmazlık anlaşması nedeniyle ABD’nin Türkiye’ye karşı izlediği soğuk tutumu Pearl Harbour baskının ardından değişmeye başladı. Dolayısıyla ABD’nin savaşa girmesi Türkiye üzerindeki baskıların artmasına neden oldu.

Almanya da bu dönemde Türkleri tarafına çekebilmek için yoğun bir çaba harcamıştır. Bu doğrultuda Türklere bazı eğe adaları ve Halep gibi kadim bir Türk şehrini vermeyi önerdiği gibi Türkiye’deki turancı akımları da teşvik etti.

Ankara’da Alman büyükelçisi Von Popen’e bir suikast girişimi yaşanıyor. Türkiye’yi kendi yanında savaşa sokmak için SSCB suikastçıları olduğu anlaşılın kişiler mahkum ediliyor. Bunu takiben SSCB’ye karşı soğuk bir tutum takınılıyor. Bu olay neticesinde kamuoyunda oluşan SSCB karşıtlığına rağmen Türkiye savaşa girmek gibi bir tutuma girmemiştir.

 

1943-1945 Sonuna Doğru 

Müttefiklerin Türkiye’yi savaşa sokma gayretleri armış.

Stalingrad Türk-Sovyet ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Bundan sonra SSCB Türkiye’ye karşı olan tutumunu 1941 öncesi durumuna döndürdü.

Churchill Balkanlarda bir cephe açarak Almanya’yı zor duruma düşürmek istiyordu. Bu konuda anahtar ülke Türkiye idi.

 

Casablanca Konferansı ve Türkiye

Roosevelt ve Churchill savaşın gidişatını tartışmak için 14 Ocak 1943’de Casablanca’da bir araya geldiler. Burada düşmanın kayıtsız şartsız telim olmasına kadar savaşın sürdürülmesi kararı alındı.

 

Adana Konferansı

30 Ocak- 1Şubat 1943 Cumhurbaşkanının özel vagonunda yapıldı. Churchill Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa katılmasını istedi. İnönü savaşa katılmak için TSK’nın teçhizat andırılmasını ayrıca savaş sonunda SSCB’nin Türkiye’ye karşı ortaya koyacağı tutumdan emin olmadığını ifade etmiştir. İnönü ve Churchill arasındaki temel fikir ayrılığı savaştan sonra SSCB’nin takınacağı tavır ile ilgiliydi. Selim Deringil bu konferansı istekler konusundaki iletişim sorunundan dolayı sağırlar konferansı olarak ifade ediyor. Görüşmeler çok gizli yapılmasına rağmen Almanya tarafından öğrenildi.

 

Quebec Konferansı

Esas amacı Manch çıkarmasının onaylanması olan bu konferansta Türkiye’nin müttefikler yanında savaşması değil, Almanya’nın yumuşak karnı olan Balkanlarda açılacak yeni cephede Türk havaalanlarının kullanılması ve Türklerin Almanya’ya sattığı kromun sınırlandırılması istendi.

Moskova Konferansı

ABD, SSCB, İngiltere arasında gerçekleşen konferansa SSCB’nin Türkiye’yi biran önce savaşa sokmak hususundaki yaklaşımı damga vurdu. Burada bunun bir emir olarak istenmesi gündeme getirildi. Türkiye’nin savaşa dahil edilmesindeki hedefin savaşı kısaltmak olarak gösterilse de asıl amacın SSCB’nin Türkiye’yi savaşa sokup yıpratmaktı. Böylelikle Türkiye savaş sonrası açık hedef haline gelecekti.

 

I.Kahire Konferansı

Kahire’de bir araya gelen Anthony Eden ve Numan Menemencioğlu arasındaki görüşmedir. Eden, SSC yayılma algısı konusunda Türkiye’yi rahatlatmaya çalışmış. Ayrıca tarafsız kalması durumunda SSCB karşısında yalnız kalacağını vurgulamıştır. Türkiye savaşa girmeye soğuk bakmamakla birlikte kendisine verilecek politik garantilerin neler olacağını bilmek istiyordu. ilk koşul olarak yeterli savunma yardımıydı oysaki Churchill’in Adana Konferansı’nda vaat ettiği yardım dahi gelmemişti.

 

Tahran Konferansı

1943’ün Aralık ayında Stalin, Churchill, Roosevelt arasında yapılan zirvede Türkiye’nin savaşa girmeye ikna edilmesi gündeme geldi. SSCB boğazlar konusundaki isteklerini gündeme getirdi. Churchill bunun Türkiye’nin savaşa girmesi için doğru yöntem olmadığını söyledi.

 

 

II.Kahire Konferansı

Tahran konferansında Roosevelt ve Churchill İnönü’ye birer telgraf göndererek görüşmek üzere davet edilir. Yapılan konferansta Roosevelt, Churchill ve İnönü arasında gerçekleşen görüşmelerde Türkiye’nin savaşa girmesi konusunda ciddi bir baskı oluştu. İnönü savaşa katılmayı prensipte kabul ediyor. Ön koşul olarak da Türk ordusunun hazır hale getirilmesiydi. Bu konferans Müttefiklerin Türkiye’yi savaşa sokma konusundaki uğraşlarının doruğa ulaştığı noktaydı. İngiltere ve ABD arasındaki Türkiye arasındaki ilişkiler bir alt seviyeye indirildi ve silah sevkiyatları durduruldu. Bu dönemde Türkiye ile Müttefikler arasında ciddi güven sorunları ortaya çıktı. Krom meselesi tekrar gündeme geldi. Türkiye Almanya’ya sattığı kromu önce azalttı sonra tamamen durdu.

 

Savaşın Sonunda Doğru Türkiye

Normandiya Çıkarması’nın başlaması ile Müttefikler Türkiye’den Almanya ile tüm ilişkilerini kesmesini istedi.

 

Yalta Konferansı

Mihverin nihai yenilgi yaklaşırken Yalta’da toplanan Roosevelt, Stalin. Churchill Türkiye ilgili meseleleri de ele aldılar. Türkiye kurulması planlanan Birleşmiş Milletlere kurucu üye olarak katılabilmek için 1 Mart 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti.

 

Savaş Sonunda Türkiye

Almanya ve Japonya’nın teslim olmasıyla Türkiye Tüm dünyayı kasıp kavuran bu yıkımdan tek kursun atmadan kurtulmuş oldu. Ancak Almanya’nın devre dışı kalmasıyla SSCB karşısında var olma mücadelesi vermek zorunda kalacaktı. Türk Moskova elçisi Sovyet dışişlerine çağrılarak Türk Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşmasının uzatılmayacağını bildirdi. Potsdam Konferansında Sovyetler boğazlardan üst isteğini açıkça ortaya koydu ancak Müttefikler Sovyetler ile aralarında çıkan sorunlar nedeniyle Sovyet talepleri ABD ve İngiltere tarafından reddedildi ve Türkiye’ye yaklaştılar. Washington büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini getirip boğazlara demirleyen zırhlı Türkiye’nin yalnızlıktan kurtulmasının işaretiydi. Savaşın sonunda ABD ve Rusya dünya gücü olarak ortaya çıktı ve Soğuk Savaş başladı.

 

Genel Değerlendirme

Savaş boyunca Türk politikası maceracılığa girmeden ve bir tarafa kaymadan savaş dışı kalmaya çalışan denge politikası izledi. Ayrıca savaşın bir uzlaşma barışıyla bitmesini arzuluyordu. Çünkü böylelikle potansiyel düşmanları güçlenmemiş olacaktı.

Savaşın sonunda 50 milyon kişi öldü. En ağır bedeli 20 milyon kayıpla Sovyetler, 15 milyon kayıpla da Almanlar ödedi. Savaş sonrasında yıkılan Avrupa dünya üzerindeki üstünlüğünü ABD’ye devretti.

 

 

 

 

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden Halk Fıkrasına Geçiş (Makale)[4]

Savaşın ardından Osmanlı’daki duruma baktığımız da Mondros’un ağır şartları altında devletin ezildiğini söylememiz mümkündür. Yönetimdeki kişiler galip devletleri gücendirici bir tutum içine girmemeye özen gösterdikleri gibi suçlu görülen ittihatçıları da yönetimden uzaklaştırma siyaseti izlemiştir. Diğer taraftan azınlıklar ise bağımsız bir devlet kurma çabası içine girmişti. İşte bu ortama bir nevi tepki olarak bazı sivil ve askeri aydınların önderliğinde milli haklardan yola çıkılarak “Müdafaa-i Hukuk” hareketi başlatılmıştır. Ülkenin çeşitli yerlerinde müdafaa cemiyetleri kurulmuştur. Bu cemiyetler ilk olarak bölgesel nitelikteydi. Ta ki Erzurum Kongresi ile doğudaki cemiyetler DAMHC altında birleştirilinceye kadar. Bunu takiben Sivas Kongresi’nde de Anadolu’daki ve Rumeli’deki cemiyetler ARMHC adı altında birleştirildi. Böylelikle ulusal bir organizasyonun vücuda geldiğini ifade edebiliriz.

Cemiyetin amacı Osmanlı topraklarının tamamında Kuva-yi Milliyeyi amil, milli iradeyi hakim kılmaktır. Bu yurtsever hareket İstanbul hükümeti tarafından asilik, ittihatçılık, Bolşeviklik ve cumhuriyetçilikle suçlanmıştır. Ancak onların bu suçlamalarla herhangi bir ilgisinin bulunmadığı açıktır. Sadece Sivas Kongresinde uzunca tartışılan yemin metnine baktığımızda dahi bu suçlamanın tutarsızlığı farkına varılır. Söz konusu metinde İttihatçılık ve fırkacılık gayelerinde olmadıklarını ifade ederek amaçlarının ulusal birleşmeden yana olduklarını ifade etmişlerdir.

Müdafaa-i Hukukçular ülkenin yazgısının halkın temsilcileri tarafından çizilmesini istiyordu. Bu nedenle meclisin toplanmasının taraftarıydılar. Nihayet Ali Rıza Paşa Hükümetince bu istekleri kabul edildi. İtilafçıların ve azınlıkların katılmadığı seçimlerde Müdafaa-i Hukuk cemiyetine yakın kişiler meclise girmeyi başardılar. Meclis-i Mebusan vatanın bütünlüğü, devletin ve milletin istikbalini kurtarmak doğrultusunda çalışmalara başlayarak sömürgecilere boyun eğmeyeceğini göstermesi üzerine 16 Mart’ta itilaf kuvvetlerince meclis basılmıştır. Bunun üzerine Mustafa Kemal Ankara’da yeni bir meclisin toplanacağını ilan etmiştir.

23 Nisan 1920’de eski mecliste gelen mebuslar ve seçilen yeni mebuslarla meclis açılmıştır. Oldukça karışık bir yapıda olduğu anlaşılan bu mecliste ittihatçısı, itilafçısı, İslamcısı, liberali, bolşeviği, çiftçisi, tüccarı, öğretmeni yer almıştır. Milletvekillerinin birbirlerini zaman içinde tanımasıyla fikir ayrılıkları da mecliste kendini göstermiştir. Muhalif seslerin artması nedeniyle kararların alınamaması sorunları ortaya çıkarmıştır. Mustafa Kemal bu sorunu çözmek için Bağımsızlık savaşının timsali olan ARMHC altıda büyük bir meclis gurubu oluşturmaya karar verir. İnkılapçı zihniyete sahip milletvekillerinden bu grubu meydana getirecektir.

Müdafaa-i Hukuk grubunun talimatnamesinden yönetimin cumhuriyete yöneleceğini sezen Erzurum vekili Raif Efendi büyük muhalefet göstermiştir.

Mecliste kurulan bu ilk grupta yer alamayan bazı vekiller II. Müdafaa-i Hukuk Grubunu oluşturmuşlardır. I. Grup inkılapçılığı ve iktidarı, II. Grup ise muhafazakârlığı ve muhalefeti temsil etmiştir. II. Grubun en çok Lozan Konferansı ve saltanatın kaldırılması gibi konularda muhalefeti söz konusu olmuştur.

Bu koşullar altında Lozan Antlaşmasının meclise benimsetmenin güç olduğunu görülmüştür. Mustafa Kemal ve arkadaşları Büyük Taarruzun ardından TBMM’nin ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin görevlerinin sona erdiğini, Müdafaa-i Hukuk teriminin Kurtuluş savaşındaki anlamını artık ifade edemeyeceğini düşünmüşler ve yeni dönemde yeni bir isme ve yeni bir programa ihtiyaç olduğunu vurgulamışlardır. Artık farklı bir alanda kurtuluş mücadele verilecekti. Bu hususta nasıl bir yol izleneceği Mustafa Kemal’in basına verdiği Halk Fırkası isminde bir parti kuracağı demeciyle ortaya çıktı. Halk ifadesi kimilerine göre sola yönelik yorumlansa da bunun böyle olmadığı Mustafa Kemal’in açıklamalarıyla anlaşılmıştır. Nihayetinde görevini tamamladığı düşünülen birinci mecliste yeni bir seçim kararı alındıktan sonra meclis kapatılmıştır.

Mustafa Kemal Paşa “9 umdeden” oluşan bir beyanname yayınlamış ve bu beyannamede ARMHC Grubunun Halk Fıkrasına intikal edeceğini ve ayrıca Halk Fırkası’nın maddi ve manevi yenileşme esasına dayanan bir programa sahip olacağını açıklıyordu.

Yeni seçimlerde yoğun bir çalışma sonucu seçimi ezici bir çoğunlukla I. Müdafaa-i Hukuk Grubu adayları kazanmıştır. ARMHC Meclis Gurubu Halk Fırkrası’nın Nizamnamesini oluşturup onaylamışlardır. Artık bu Grubun Halk Fırkrasına dönüştürüldüğü ifade edilmiştir. Artık ARMHC yerini Halk Fırkasına bırakmıştır. Mustafa Kemal Paşa Partinin genel başkanı seçilmiştir. Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra ise Atatürk, İsmet Paşa’yı Halk Fırkası’nın Genel Başkanvekilliğine atamıştır.

[1] Birleşme

[2] Güç hesapları ve ulusal çıkarlar üzerine kurulu dış politika

[3] Uluslarası literatürde iki ateş arasında kalma değimi, Polonya’nın bir taraftan Alman diğer taraftan Sovyet saldırısına uğraması olayı.

[4] İhsan Güneş, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden Halk Fıkrasına Geçiş, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S.8