Osmanlı Tarihi III Ders Notları

Kitap Özeti[1]

 

Klasik düzende değişim

İdarecilere yardım amacıyla, devlet idaresi üzerine bir takım eserler yazıldığı malumdur. Buna mukabil Osmanlı’daki kötü gidişata paralel olarak bilhassa XVI asrın son çeyreğinden itibaren siyasetnamelerin yanısıra bir takım ıslahat layiha\risalelerinin yaygınlaştığı görülmektedir.

İktisadi Alanda Değişim

Transit ticaret imkanlarının kaybedilişi, Osmanlı güneye yönelik faaliyetlerinde Hint ticareti ile İran ipeğine odaklanmıştır. Bu çerçevede Osmanlılar ülkelerinden geçmekte olan transit ticaretin aracısı olma siyasetini benimsediler bu doğrultuda Hint Okyanusu’nda tehdit unsuru olan Portekizliler ile zorlu bir mücadeleye dahi girdiler. Ancak bundan sonra bu denizlere İspanya ardından da İngiltere egemen olacaktır.

Amerikan gümüşü ve Enflasyon, Osmanlı ülkesinde meydana gelen büyük çaptaki enflasyon ve devalüasyonun asıl sebebi Amerikan gümüşüdür.

Ateşli Silahların Üstünlük kazanması

Modern çağın harp silahlarına ve stratejilerine getirdiği yenilikler doğrultusunda Osmanlı yönetimi ateşli silah kullanmayı bilen askerlere ihtiyacı artmıştır. Ancak bu durumun kul sistemine ve tımar sistemine etkisi büyük oldu.

Nüfus Artışı ve İşsizlik

Osmanlı klasik düzenindeki yapısal değişikliklerin temelinde XVI. İkinci yarısında ortaya çıkan nüfus artışının büyük tesiri olmuştur. artan nüfus karşısında ekilebilir toprak miktarında çok yersiz kaldı görülüyordu. Diğer taraftan bunun ne kadarının doğal artış olduğu, ne kadarının göçlerden kaynaklandığı tartışma konusudur.

 

Mehmet Öz’ün meseleye bakışı

Cermen piyadesiyle başa çıkabilmek için Osmanlı ordusunda tüfek vb. ateşli silahları kullanmayı bilen asker sayısının arttırılması gerekiyordu. Tımar sahiplerinin savaşlarda eskisi kadar etkili olamadığı görülmüştü. Kanuni devrinden itibaren yeniçerilerin sayısı hızlar arttırıldı öyle ki devşirme usulüne aykırı olarak ocağa Türk soyundan gelenler de alınmaya başlandı. Bu çerçevede Yönetim ücretli Sekban ve Sarıca birliklerine yöneldi. Askeri sistemdeki bu değişikliğin mali sisteme tesiri kaçınılmazdı. Merkezi hazinenin arttırılması zarureti karşısında tımar sisteminden iltizam sistemine bir kayma meydana geldi. Savaş sonrası terhis edilen sekban ve sarıca birlikleri eşkıyalığa başvurmaya başladılar. Bunun sonucunda Anadolu’da toplumsal bozukluklar ortaya çıktı. Önemli olarak söz konusu birliğin Celali İsyanlarında faal rol oynadığı bilinmektedir.

XVI. yüzyılın son çeyreğinde içeride nüfus artışı ve bürokratik yapıda değişim, dışarıdan da Amerikan gümüşünün yol açtığı fiyat artışı ve ateşli silahların yaygınlaşması faktörleri askeri ve mali sisteminde değişmesine sebebiyet vermesi Osmanlı toplumunu ve nizamını derinden etkilemiş.

 

Nasihat yazarlarının meseleye bakışı

Osmanlı devler ve toplum yapısında XVI. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkmaya başlayan değişimler öncelikle bizzat Osmanlı devlet adamları tarafından fark edildi ve bunların sebepleri ve mahiyeti konusunda fikirler öne sürülmeye başlandı. Bu gelenekçi yorumcular bu değişikliği  “nizam-ı alem”’in ihmal edilmesi ve idari yozlaşma olarak yorumladılar. Diğer taraftan yazdıklarının tarafsız bir şekilde ve bütün boyutlarıyla yansıtıldığı ve ideolojik ve siyasi bir tutumun tesiri alında kaldıkları söylenebilir.

Risaleciler çözülmenin temel sebebi olarak tımar sisteminin ihmal edilmesini göstermişlerdir. Ancak tımar sistemi değişen dünya şartlarında eskiden göründüğü fonksiyonlarını ifa edemez hale gelmişti. Askeri sistem yeni bir yapıya bürünmek zorundaydı. Bunun şuurunda olan idareciler ateşli silah kullanan birliklerin sayısın arttırmaya başladılar. Bunların ücretlerinin ödenmesi ise hazinenin nakit gelirlerinin arttırılması gerektiğinden daha önce tımar ve zeamet olarak tahsis edilen gelir tedricen mukataalara dönüştürdü. Nasihat yazarlarının tahlillerinin en öneli eksiklerinden biri de Osmanlı ülkesinin dışındaki gelişmelere ve bunların Osmanlı’ya yansımalarına değinmemeleridir.

 

Kaynaklar

 

Katip Çelebi, Fezleke.Keşfu’z Zunün, Cihannüma.

İbrahim Peçevi, Tarihi Peçevi.

Topçular Katibi, Topçular Katibi Abdulkadir Efendi Tarihi.

Mustafa Safi, Zübtetüt Teverih (İsmail Hakkı U.).

Solakzade Mehmet, Solakzade Tarihi

Mustafa Naima, Tarihi Naima.

Selaniki Mustafa Efendi, Tarihi Selaniki

 

On  Yedinci Yüzyıl Krizi[2]

16.yy. sonlarında en geniş sınırlarına ulaşan Osmanlı Devleti bu tarihten itibaren bir duraklama ve sonra da gerileme sürecine girmiştir. Ancak bu tespit tespiti yanlıştır. Osmanlı tarihinin demlendirilmesinde kullanılan “kuruluş-yükseliş-duraklama-gerileme-çöküş ”şablonu 150 yıl önceki bilgilerimize göre hazırlanmıştır ve doğru değildir.

Osmanlıların gerileme nedenleri; fiyat devrimi, coğrafi keşifler, Düşmanların güçlenmesi, savaş stratejilerinin ve taktiklerinin değişmesi. Dâhili faktör olarak da Sınırlar genişlemesi, klasik dönemin bir takım temel kurum ve uygulamalarının terk edilmesi, sultanların işlerden ellerini çekmesi, kul ve tımar sistemindeki değişikliklerdir. Sınırlar genişlemesi,

 

Nüfus artışı

  1. yüzyılda dünyada hızlı ve ani bir nüfus artışı yaşandı. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda da ciddi bir nüfus artışı olmuştur. Bu büyük nüfus artışı yüzünden topraksız kalan köylülerin askerî mesleklere ve medreselere koşmaları devletin dengesini alt-üst edecektir.

Askerî sistemdeki değişim

 

Askeri teknolojideki değişmeleri benimsemek bakımından da Osmanlıların daha önceki dönemlere göre 17.yy.’da bir isteksizlik ve beceriksizlik sergilediği iddia ediliştir. Osmanlıların askeri teknolojisi ve Avrupa ile mukayesesi konusundaki bir araştırmada Avrupalıların giderek daha hafif ve taşıması kolay tüfeklerle sahip olmalarına karşılık Osmanlıların eski ve ağır silahları kullanmaya devam ettikleri yönündeki görüşler ampirik olarak görülmüştür.

Ateşli silahların yaygınlaşması ve piyadenin öneminin artışına paralel olarak devletin ücretli asker sayısını arttırması ve dirlik olarak tahsis edile gelirlerin nakdi vergilere dönüştürülme çabaları sonucunda tımar sistemi zayıflamaya başladı. Ordunun yapısındaki bu değişmenin mali yönetimdeki etkileri geleneksel tımar sisteminin eski önemini kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Tımar sistemindeki değişim bir bozulma değil, yeni şartların bir zorlaması olduğu çök açıktır. Yine bozulmanın en tipik göstergelerinden birisi olarak kul-devşirme sistemi ve yenicelerde genel değişi gösterilir

Devşirmeyi eski yaygınlığıyla sürdürmenin şartları ortadan kalktığı gibi Kafkasların fethiyle kul sistemi için yeni kaynak elde edilmiştir. ayrıca kul-oğlanlarının sisteme entegre edilmeleriyle eski düzenden faklı bir manzara ortaya çıkmıştır

 

Toprak sistemindeki değişim

17.yy. başlarında tımar sisteminin eski önemini kaybetmeye başlamasıyla beraber gelir birimlerinin iltizam usulüyle işletilmesi yaygınlaştırılmış, olağanüstü nitelikteki avarız vergilerinin olağan hale gelmiş. Cizye ve ağnam gelirlerine daha fazla önem verilmeye başlanmıştır. Tüm bunlar bozulanın gerilemenin etkileri olarak lanse edilmiştir. Oysa bunlar 17.yy.’da Osmanlıların mali problemleri karşısındaki gelir arttırma çabalarıdır.

 

Dünya iktisadî sistemindeki değişiklikler

  1. yüzyılın son çeyreğinde Amerika’dan Avrupa’ya akan altın ve gümüş, Eski Dünya’daki bütün ekonomik dengeleri alt-üst etti. Dünyanın ekonomik düzeni değişti. Akdeniz bölgesinde Hindistan bağlantılı ekonomik sistem ortadan yavaş yavaş kalktı.

 

  1. Selim ve Dönemi (1566-1574)

 

Kanun-i’nin Hürrem’den oğludur. Konya, Manisa ve Kütahya sancakbeyliği yapmıştır. Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezid ve Şehzade Mustafa bertaraf edilmiş olduğundan tahtın rakipsiz varisiydi. Bu yüzden saltanat değişikliği sancısız oldu. Kütahya Sancakbeyi iken babasının ölümü üzerine 1566’da tahta geçmiştir.  Sokullu Mehmet Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler sayesinde Sultan Selim’e fazla iş düşmedi. 8 yıl padişahlık yaptıktan sonra 1574 yılında vefat etti. İstanbul’da eceliyle ölen ilk Osmanlı padişahıdır.

Yabancı kaynaklar şehzade Selim’i al yanaklı, şişman olmasından dolayı annesine benzetirler. Ayrıca askerler tarafından sevilmediği ve güvenilmediğinden bahsedilir.

 

Tahta Çıkışı ve Cülus Olayı

Kanuni’nin çok bağlı olduğu karısı Hürrem Sultan kendi oğullarından Selim veya Bayezid’in taht varisi olmasını istemekteydi. 1553’de Konya Ereğlisi’nde o sefere katılan Şehzade Mustafa, Hürrem Sultan’ın etkisiyle babası Kanuni tarafından idam ettirildi. Böylelikle tahta varis olarak Hürrem Sultan’ın iki oğlu Şehzade Bayezid ve Selim kaldı. Hürrem Sultan’ın ölümüyle de bu iki kardeş birbirleriyle açıkça mücadele içine girdiler. Babasının desteğini almış olan Şehzade Selim 4 Aralık 1559 kardeşi Bayezid’i yendi ve bu mücadelen galip çıktı. Böylelikle basının saltanatı sırasında diğer kardeşleri bertaraf edilmiş olduğundan saltanat değişikliği sancısız olacaktı.

Zigetvar muharebesinde babasının ölüm haberi, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa vasıtasıyla Kütahya’da bulunan II. Selim’e iletildi. O da payitahta gitti ve 24 Eylül 1566’da tahta cülus etti. Lala Hüseyin Paşa, Lala Mustafa Paşa ve Musahibi Celal Bey Selim’in en yakınındaki kimseler olmuşladır.

Yeni padişah seferden dönmekte olan orduya katılmak ve babası Kanuni’ye son görevini ifa etmek üzere Belgrad’a doğru yola çıktı.  Bu sırada geri dönmekte olan askerden Kanuni’nin vefat haberi askerden gizlenmiş; son anda ilân edilmişti. Kanuni’nin uzun saltanatı boyunca cülus bahşişinden mahrum kalan asker yeni padişahtan bunu fazlasıyla bekler olmuştu. Sokullu ise hazinede yeterli para olmadığını, bu konuda acele edilmemesini; ancak kapıkulu askerine mutlaka cülus bahşişinin verilmesi gerektiğini de önemle bildirmişti. Sokullu geleneğe göre bir tören yapılması hususunda ısrarlı idi. Selim ise hocası ile musahibinin telkinlerine kapılıp Sokullu’yu dinlemedi. Cülus bahşişi olarak Kapıkullarına 1000’er, Yeniçerilere 2000’er akçe verildi. Halbuki yeniçeriler daha fazla istemekteydi. Yeniçeriler haklarını alamayınca Padişah’a diş bilemeye başladılar. Durumun ciddiyetini kavrayan II. Selim sonunda askerin bütün parasının ödenmesi için emir verdi. Böylece isyan tehlikesi ortadan kalktı. II. Selim’in cülus bahşişi konusunda Sokullu’nun telkinleriyle geri adım atmak zorunda kalışı, onu asker karşısında âciz bir duruma düşürmüştür. Yıllardır devlet otoritesine karşı tavır alamayan yeniçeriler, bundan sonra isyankâr tavırlarını sergilemek üzere fırsat kollayacaklardır. Ancak burada Sokullu isabetli kararı ile hem padişah nezdindeki hem de kapıkulu nezdindeki itibarını güçlendirmiştir.[3]

 

Sakız Adası’nın Fethi

Ada’dakilerin Osmanlı donanmasının harekâtını gözleyip düşmana haber verdiklerine dair bilgilerde gelmesi, korsanların bulunması ve son olarak vergilerini ödemekte geciktirmesi üzerine Kaptan-ı Derya Piyale Paşa yetmiş kadırga ile Sakız’ın tam karşısındaki Çeşme Limanı’na demirleyince Sakız Adası’nın beyleri hediyeler göndererek özür dilediler. Piyale Paşa bunları reddedince Ada’nın ileri gelenleri daha kıymetli hediyelerle Paşa’ya ricaya geldiler. Paşa hepsini tevkif[4] edip Ada’nın fethini kansız bir şekilde gerçekleştirdi (14 Nisan 1566). Bu suretle Ada Cenevizli korsanlardan kurtarılarak Batı Anadolu’nun güvenliğin sağlamıştır. Sakız Adası’nın fethinden sonra Batı Akdeniz’de önemli bir korsan yatağı olan Kıbrıs’ın fethi gündeme gelecektir.[5]

 

Don-Volga Nehirlerini Birleştirme Teşebbüsü

Ruslar, 1552’de Kazan’ı ve 1556’da da Astrahan’ı (Ejderhan) ele geçirdiler. Bundan sonra Moskova Prensliği’nin başında bulunan Korkunç İvan bir yandan gözünü Karadeniz’e dikmiş bir yandan da Urallara kadar yayılmıştı. Bölgedeki Müslümanlar Rus şiddetine karşı Osmanlı’dan yardım istiyorlardı.

Artan Rus tehlikesi üzerine Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, Hazar Denizinin kuzeybatısındaki Astrahan’a bir sefer düzenlemeye karar verdi. Bu bölgeyi Ruslardan kurtarıp kuzeyde Don ve Volga nehirlerinin yaklaştığı arazide bir kanal açmayı plânlamaktaydı. Böylelikle Orta Asya Türk devletleri ile yakınlaşma sağlanacak, Rusların Kafkaslara yayılması önlenecek ve İran nüfuzuna da engel olunabilecekti. Ancak Sokullu muhalifleri, bu projenin bir hayali girişim olduğunu, boş yere devleti nihayetsiz masraf ve zarara sokacağını ifade ediyorlardı.

Astrahan seferiyle paralel yürütülmesi planlanan bu harakatın başına Kasım Paşa memur edilmiştir. Ancak kazılacak mesafenin ne kadar uzun olduğu oraya gidilince anlaşılmış ve vazgeçilmiştir.

 

Lehistan’da Osmanlı Hâkimiyeti

 

Lehistan dâhili politikasında yaşanan gelişmeleri de yakından takip eden Sokullu Lehistan tahtı için Osmanlı taraftarı bir kral seçtirmek istiyordu.  Bu doğrultuda 1575’te Erdel Voyvodası Stefan Bathori’yi kral oldu. Böylelikle bölgede Habsburg etkinliği önlendi.

 

Yemen Olayları

Yemen, Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı hakimiyetine girmiş ve hatta 1521’de Kanuni adına hutbe dahi okutulmuştur. Ancak bölgede bir türlü sükûnet temin edilemiyordu, Zira Yemen’de imamlar, emirler, şeyhler ve önceden buraya yerleşmiş olan Kölemen kalıntıları devamlı bir huzursuzluk kaynağı idi. Bir çare olur ümidiyle Hadım Süleyman Paşa Hindistan seferine giderken, Yemen’in Aden ve Zebid bölgelerini bir Osmanlı vilayeti haline getirmişti (1546). İmparatorluğu’n bütün gayret ve ihtimamına rağmen kargaşalığın önüne bir türlü geçilemiyordu. Osmanlı Devleti’nin burada otoritesini layıkıyla yerleştiremeyişinin bir sebebi de, bölgenin merkeze uzak oluşu idi. Buna rağmen meşhur kumandan Özdemir Paşa San’a’yı fethedip yeni bir düzenleme yaparak sükuneti sağlamaya çalıştı.

Osmanlı Devleti’nin Yemen üzerinde bu kadar hassas davranmasının sebebi, Portekiz istilâsından bölgeyi korumak idi. Portekiz donanması deniz ticaretini tehdit ettiği gibi Arap Yarımadasının güneyi de tehdit altında idi. Çünkü Portekizlilerin bölgeye yerleşme niyetleri anlaşılmıştı. Devlet hem içteki düşman hem de denizden gelen düşmanla uğraşmak zorunda idi. Bir müddet sonra Yemen’de huzursuzluk daha da arttı. Bölgeyi ele geçirmek üzere harekete geçen Zeydiyye Hanedanı dağlık bölgelerde isyan çıkardı. Devlet isyanı yatıştırmak üzere bu aileden İmam Mutahhar’a bazı imtiyazlar bağışladı. Ayrıca bölge Zebid ve San’a adı altında iki beylerbeylik haline getirilip San’a Beylerbeyliğinin başına Rıdvan Paşa tayin edildi. Rıdvan Paşa Mutahhar’ı tanımayıp imtiyazlarını elinden almaya kalkıştı. Bununla da yetinmeyip fetihlere girişti. Ancak muvaffak olamayarak geri çekilmek zorunda kaldı. Mutahhar Cibal bölgesinin önemli bir kısmını işgal edip Rıdvan Paşa ile bir anlaşma yaptı (1566). Osmanlı Hükümeti bu anlaşmayı tanımadığı gibi Rıdvan Paşa’yı da azletti. Yerine Hasan Paşa tayin edildi. Mutahhar galibiyetten dolayı şımarmış, isyana devam ediyordu. Zebid beylerbeyi Murad Paşa’yı da esir aldı (1567). Hatta Hasan Paşa’yı da muhasara edecek cesareti kendisinde buldu. Mutahhar bir müddet sonra zamanın geldiğini düşünüp adına hutbe okuttu. Osmanlı Devleti bu durumdan büyük rahatsızlık duydu. Nihayet padişahın da arzusu üzerine bir ordu gönderilmesine karar verildi. Mısır Beylerbeyi Sinan Paşa serdar tayin edildi. Yemen Beylerbeyliği’nde de Özdemiroğlu Osman Paşa görevlendirildi. Bu arada Süveyş Kaptanı Kurtoğlu Hızır Reis de Kızıldeniz’de harekâta katıldı. Osman Paşa karadan Mutahhar ile mücadele ederken, Hızır Reis de Aden’i denizden kuşatıp fethe muvaffak oldu. Akabinde San’a ve Kevkeban şehirlerinin fetihleri gerçekleşti. Sinan Paşa, Mutahhar’ı itaate mecbur ve emrine bir arpalık vererek bir köşeye çekilmesini temin etti. Yemen’de huzurun sağlanması için yeni düzenlemeler yapıldı. En önemlisi Yemen Beylerbeyliği kurulup Behram Paşa’ya verildi. Devlet büyük uğraşlar sonucunda Yemen’i ikinci defa fethediyordu. Ancak Zeydinler dağlardaki durumlarını muhafaza edip huzursuzluk kaynağı olmaya devam etti.[6]

 

Endonezya (Açe) ‘da Osmanlı Hakimiyeti

Mısır ve Hicaz’ın Osmanlı toprağına katılmasından sonra bölgenin güvenliğini sağlamak işi haliyle Osmanlı Devleti’ne düşmüştü. Zira Portekizliler Hint Okyanusu’ndaki korsanlık ve sömürgecilik faaliyetlerini arttırmışlardı. Portekizliler son yıllarda Okyanus adalarına da musallat oldular. Bundan en çok rahatsız olan Sumatra adasının kuzeyindeki Açe Devleti’nin Sultanı Alaeddin, Kanuni’nin Zigetvar Seferi sırasında bir elçi göndererek asker, top, topçu ve bazı uzmanlar istemişti. Ancak Kanuni’nin ölümü üzerine derhal cevap verilememiş; talep ancak II. Selim zamanında karşılanabilmiştir (1568). Sumatra’ya gönderilen filoda 50-60 topçu ustası birçok asker, toplar ile diğer silâh ve mühimmat bulunuyordu. Ayrıca Sultan’a hitaben bir ferman ile orada okunacak bir hutbe sureti gönderildi. Bu Açe Devleti’nin Osmanlı Devleti’ne tabiiyetini ifade ediyordu. Sumatra’ya giden Osmanlıların dönmedikleri ve oraya yerleştikleri bilinmektedir. Gidenlerin hatıraları bu günlere kadar gelmiştir. Vaktiyle gönderilen hutbe suretinin, o tarihten itibaren XX. yüzyıl başlarına kadar her Cuma hutbesinde okunduğuna dair haberler vardır.

 

Süveyş Kanalı Projesi:

Akdeniz ile Kızıldeniz arasından açılacak olan kanalla iki denizin birleştirilmesi planlandı. Böylelikle Osmanlı Devleti Hint Okyanusu’ndaki Portekiz’i üstünlüğüne son verecek ve Hindistan çevresindeki Müslümanlarla bağlantı kuracak, bozulmakta olan Akdeniz ve çevresindeki ticareti yeniden canlandıracak ve Hint Okyanus ticaretiyle ilgilenebilecekti.

1568’de Mısır beylerbeyliğine gönderilen bir fermanda Süveyş’ten Akdeniz’e bir kanal açılmasının mümkün olup olmayacağının araştırılmasını bildirmiş. Ancak, o dönemdeki teknolojiyle neredeyse imkânsız olan bu teşebbüs bir niyet olarak kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti faaliyetlerinde işin maliyet hesabına büyük önem verirdi. Bu işte hem zaman alacak hem de emek alacak büyük bir kefaletti.

Bu doğrultuda Sokullu ile ilgili olumlu ve olumsuz söylentiler yapılmıştır. Osmanlı siyasetini hayalî projelerle bir tarafa çekmesi çokta iyi siyaset belirlemediği görüşünü ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte Sokullu’nun kanal projesinin gerçek dışı olduğunu ileri süren kişilerin söylemleri gerçeği yansıtmamaktadır. Projenin gerçekliğinden şüphe yoktur.

Mehmet Öz’ün bu konuya doğal sınırlar ile ilgili yaklaşımı dikkat çekidir. Süveyş ve Don-Volga kanalları ile ilgili ihtiraslı tasarılarının o günün şartları içerisinde uygulama imkanı bulamamasını devleti daha fazla genişlemenin neredeyse imkansız olduğuna delil olarak gösterir.

 

Kıbrıs’ın Fethi

Yavuz Sultan Selim döneminde Suriye ve Mısır fetihlerinden sonra Doğu Akdeniz bir Türk gölü haline geldi. Dolasıyla Kıbrıs adası Osmanlı Devleti’nin emniyet ve bütünlüğü için daha önemli bir hal aldı. Ancak, Osmanlı Devleti’nin o dönem Batı’daki meselelere yoğunlaşması ve Venediklilerin Memluklere verdikleri yıllık 8 bin dukayı Osmanlılara vermeye devam etmesiyle adanın fethi o dönem askıya alınmıştır.

1568 yılında imzalanan Edirne Anıtlaşması  sayesinde Osmanlılar nihayet Kıbrıs’ı gündeme alabildi. Osmanlı ile rekabet halinde olan Venedik’in Kıbrıs’a sahip olması stratejik yönden çok büyük bir tehlike arz ediyordu. Ayrıca adadaki korsanların Osmanlı ticaret mallarını taşıyan gemileri yağmalaması ve Hacca gidenlere saldırması buraya bir seferi zorunlu kılıyordu. Bunula birlikte Padişahın seferin yapılmasını çok istediği bilinmektedir. Kimi tarihçiler Selim’in bu ilgisiyle ilgili bazı rivayetleri dile getirseler de Osmanlı’nın sefer organizasyonları bu kadar basit nedenlerle şekillenmezdi.  Şüphesiz ki II. Selim’in bu isteği Padişahların akılda kalacak bir fetih yapma geleneğinin yansımasıydı.

Diğer taraftan bu dönemde Osmanlı siyasetini büyük ölçüde belirleyen Sokullu’nun ise sefere sıcak bakmadığını görüyoruz. Çünkü o Kıbrıs’ın alınmasından sonra olası bir Haçlı birliğinin Osmanlı’ya karşı birleşmesinden endişe duyuyordu. Bunun yerine Tunus’u alıp Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayan bir kanal açma politikasının daha kazançlı olacağını düşünmekteydi.

Şeyhülislam Ebu’s-Suud Efendi’nin seferle ilgili fetvayı vermesinden sonra Osmanlı donanması 16 Nisan 1570’de İstanbul’dan ayrıldı ve Kıbrıs Seferi fiilen başladı. Kıbrıs’ın fethi için Lala Mustafa Paşa serdar, Piyale Paşa ise donanma komutanı tayin edildi. Sokullu Venediklilere elçi olarak alt rütbeli bir kişiyi göndermesi siyasi üstünlüğü göstermek açısından sembolik bir hareketti. Eğer ada adil koşullarda Türklere bırakılırsa mevcut koşulları devam ettirileceği talebi karşılıksız kaldı.

Osmanlı birlikleri hiçbir direnişle karşılaşmadan adanın güneyindeki Larnaka iskelesine çıkarma yaptı ve bundan sonra başkent Lefkoşa’ya doğru yürüyüşe geçti. Lefkoşa 9 Eylül 1570’de zapt edildi. Artık adada ele geçirilemeyen tek önemli merkez olarak Magosa kalmıştı. 17 Eylül günü Osmanlı ordusu Magosa yakınlarına geldi. Bir taraftan kışa hazırlanırken diğer taraftan kalenin dışarı ile bağlantısı kesildi. 12 Mayıs 1571 kaleye Türk topçularının saldırısı başladı ve 5 Ağustos 1571’de ada fethedildi. Adaya Adana, Antalya ve Bozok sancaklarından iskan uygulanmıştır.

 

İnebahtı Mağlubiyeti

Osmanlıların Kıbrıs’a saldırısı başladığında Venedik hiçbir yerden yardım alamamıştı. Hızlanan görüşmeler sonucunda, 25 Mayıs 1571’de Haçlı ittifakı kuruldu. Ancak ittifak, başta düşünüldüğü kadar geniş olmadı. Bunun nedeni İvan’ın da Osmanlı’ya yakınlaşması, Avusturya’nın Kanuni ile yaptığı anlaşmaya sadık kalması, Fransa’nın kendisine tanınan ticari imtiyazları sürdürmek istemesi nedeniyle bu talebi karşılıksız bırakmış olmalarıydı. Yine de Venedik başta olma üzere İspanya, Malta ve Papalık güçlerinden oluşan bir haçlı birliği oluşturuldu.

Magosa muharebesi sırasında Kıbrıs serdarı Lala Mustafa Paşa’nın yardım istemesiyle donanmanın bir kısmı yardıma yollandı. Fakat donanmanın her zamankinden daha erken hareket ettiğinden kürekçi ve savaşçı yönünden eksiklikleri vardı. Osmanlı donanması Akdeniz’de bazı limanları vurduktan sonra İnebahtı’da demir attı. Düşmandan haber alınmadığından askerlerin çoğu sahile çıkmıştı. Daha sonra müttefik askerleri 300’den fazla kadırgayla Kefolonya sahillerine geldikleri anlaşıldı. Bunun ardından hızlı bir şekilde harp divanı toplandı. Divanda iki görüş oraya çıktı. Uluç Ali Paşa donanmadaki eksikler nedeniyle açık denizlerde geri çekilerek savunma yapılmasını önermiş ancak, denizcilik geçmişi bulunmayan Kaptanı-ı Derya Müzzinzade Ali Paşa’nın İstanbul’dan kesin olarak düşmanla savaşılması yolunda emir aldığını bildirmesi üzerine hücum kararı alındı.

Don Juan komutasındaki Haçlı donanması 243-278, Osmanlı ise 224-230 gemiye sahipti. Savaş 6 Ekim 1571’de Osmanlı donanmasının denize çıkmasıyla başladı. Bu hareketle Müzzinzade Ali Paşa bir nevi intihar saldırış yapmış oldu. Savaşta Osmanlı’nın kaybı büyük oldu. 190 Osmanlı gemisi ya batmış ya da Haçlıların eline geçmişti. Yalnızca Uluç Ali Paşa filosunu kurtararak İstanbul’a gelebildi.

 

Zafere müteakip 7 Ekim 1571, başta Venedik olmak üzere birçok Hristiyan ülkesinde bayram günü olarak ilân edildi. İtalya’da bu zafer büyük törenlerle kutlandı. Zafer anısına heykeller ve resimler yapıldı. Yenilmez denilen Türk yenilmiş, Osmanlı’nın yenilmezlik efsanesi bitmişti. Savaştan sonra Don Juan Tunus’u ele geçirdi. Ayrıca bu savaşta Cervantes sol elini kaybetmişti.

İnebahtı Savaşın kaybedilme nedeniyse Kaptanı-ı Derya Müzzinzade Ali Paşa’nın denizcilikten yetişmiş olamaması ve yanındakileri dikkate almayışıdır. Dahası Sokullu’nun siyasi ihtirası nedeniyle bilinçli olarak uyguladığı tutumun mağlubiyete yola açtığıyla ilgili görüşler de mevcuttur.  Özellikle Askerlerin savaştan önce terhis edilmesi ve kesin saldırı emri bu iddianın en önemli kanıtlarıdır. Burada kaybedilen donanmanın yeri hızlı bir şekilde dolduruldu. Denize açılan bu donanma karşısında Venedikliler barış istemek zorunda kaldı.

İnebahtı’dan Don Juan’nın saldırıları sonucu Tunus İspanyolların eline geçmişi. Burayı yeniden almak için Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa harekete geçti. nihayetinde1574’te Tunus yeniden fethedildi.

Osmanlı donanmasının karşısına çıkmayan müttefik donması ile Papalık ve İspanya’ya gözdağı vermek amacıyla Pulya Seferi gerçekleştirildi.

İspanya Batı Akdeniz’de eski itibarını kaybetmeye başlamasıyla Fas hükümdarı Osmanlı Devleti’nin dostluğunu tercih etti ve burada Osmanlı nüfuzu güçlendi.

 

III. Murad ve Dönemi (1574-1595)

 

  1. Selim’in Nurbanu Sultan’dan doğma oğludur. 1546’da Manisa’da dünyaya geldi. 1562 yılında Manisa sancakbeyliğine tayin edilen Şehzâde Murad padişah oluncaya kadar burada kaldı. Babasının ölüm haberini Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’dan alır almaz İstanbul’a geldi. 22 Aralık 1574’de tahta cülus etti. III. Murad 4 yıl kadar büyükbabası Kanunî Devri’nde, daha sonra da II. Selim Devri’nde Manisa’da idarecilik yaptığı için tecrübeli idi. Bu tarz yetişen son şehzâde olmuştur. Cülustan sonra Fatih Kanunnâmesi’nde öngörülen Nizam-ı âlem için kardeş katli uygulanarak beş şehzâde ortadan kaldırılmıştır.

Padişah’ın devlet işlerine karşı ilgisizliği hasebiyle Murat döneminde gerek vezirler gerekse de saray kadınlarının otorite mücadeleleri dikkat çeken bir nokta olduğunu söylemek mümkündür. Siyasi çerçeveden baktığımızda ise dönemin en önemi olayı Osmanlı-İran savaşlarıdır.

Osmanlı-Safevi Mücadelesi (1578-1590)

 

Osmanlı-İran mücadeleleri III. Murad Devri’nde önemli bir yer teşkil etmiştir. Osmanlı’yı savaşa götüren gelişmelere baktığımızda Safevi Beylerinin hudut tecavüzleri ve en önemlisi Anadolu halkı üzerinde Şii propagandası yapıldığı iddiasıdır. Ancak bunlarda sadece savaşın bahaneleriydi gerçek sebep esasında Şah İsmail’in ölümü dolayısıyla İran’da iç karışıklıklardan istifade ederek iktisadi hedeflerin gerçekleştirilmesiydi. Bu siyaseti daha önceki Osmanlı fetihlerinde de görmemizden dolayı savaşın asıl sebebinin iktisadi olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Bunun kanıtı olarak Tebriz gibi önemli ticaret merkezi olmasını ortaya koyabiliriz.

Payitahttan bu kadar uzak topraklarda uzun süren mücadeleler girilmesi bu dönemde devletin siyasetini belirleyen Sokullu’nun uçlarda toplanan politik tutumuyla ilk bakışta çelişiyor gibi görünebilir. Ancak ince ayrıntılara baktığımızda bu projeye daha önceki Don-Volga Kanal projesinin hedeflerini temel alan bir başka fetih projesiydi. Zaten uç siyasetinin kısa vadede yararlı olamayacağını anlayan Sokullu’nun bu seferi desteklemesi de muhtemeldi. Sonuç itibariyle Sadrazam Sokullu’nun İran’ Seferi’ne muhalefet etmiş olduğu iddiası çokta doğru gözükmemektedir.

Tebriz’den Karadeniz kıyısına kadar olan bölgenin Osmanlı topraklarına girmesi hedeflenen ve iki sene içinde tamamlanacağı düşülen bu sefer Osmanlı’nın uzun yıllarını alacaktır. İlk etapta Kör Hüdavendi başında bulunduğu Safevilere karşı hızlı bir harekâtla iki cepheden saldırı planlıyordu. Ancak Sokullu isteğiyle tek bir cepheden savaşa girilmesi planı uygulandı ve Lala Mustafa Paşa İran serdarı tayin edildi.

Üsküdar’dan yola çıkan Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı birlikleri 28 Nisan 1878’te Erzurum ulaştı. Bundan sonra. Pohof’un merkez Mere ve Vale Yenükule, Tümük, Hartus, Ahikelek kaleleri fethedildi. Bu sırada Çıldır’da, Özdemiroğlu Osman Paşa’nın gayretleriyle Tokmak Han idaresindeki İran ordusunun 9 Ağustos 1578’te mağlup edilmesi Gürcistan kapılarını Osmanlılara açtı. Bu haberler İstanbul’da büyük bir memnuniyet uyandırdı.

14 Ağustosta Tiflis ele geçirildi ve eyalet olarak Osmanlı’ya ilhak edildi. Osmanlı ordusu Şirvan hududuna ulaşmışken; İran kuvvetlerinin saldırısına uğradı. Kür nehri civarındaki Koyun Geçidi mevkiinde cereyan eden muharebede Osmanlı ordusu galip çıktı. Buradan Şirvan içlerine ilerleyen Lala Mustafa Paşa, bölgenin şehirlerini birer birer ele geçirdi ve Özdemiroğlu Osman Paşa bölgede muhafız olarak bırakıldı. Mustafa Paşa bundan sonra Erzurum’a gelerek kışı burada geçirdi.

Doğu Anadolu üzerindeki emellerinden bir türlü vazgeçmeyen ve Mustafa Paşa’nın Erzurum’a çekilmesini fırsat bilen Safevi kumandanı Aras Han Şamahı ve Eriş almak için faaliyete geçip Özdemiroğlu’nu baskı altına aldı. Burada Osmanlı birlikleri Kırım kuvvetlerinin Osmanlı’ya yardıma gelmesiyle rahatlamıştır. Osmanlılar Adil Giray Han komutasındaki Kırım kuvvetleriyle Şamahı geri aldılar. Fakat 27 Kasım’daki ikinci Şamahı Muharebesi’nde Safevi kuvvetleri Adil Giray ve Piyale Paşa’yı yenip esir etmeye muvaffak oldular. Bunun üzerine Özdemiroğlu artık Şamahı ve Eriş’i tutamayacağını görüp Demirkapı’ya çekilmiştir.

Osmanlı birliklerinin bölgedeki dirayeti sürerken 1579 senesinde Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın öldürülmesinin bu savaşa olumsuz bir tesiri oldu. Ölümünü kimsenin beklemediği Sokullu’nun vefatından sonra sadrazamlık tahtı bir sure boş kaldı. Sokullu’nun öldürülmesiyle hamisiz kalan Mustafa Paşa Şark serdarlığından azledildi gibi Sadrazamda olamadı. Sadrazam olmayı bekleyen Mustafa Paşa için bu durum tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oldu. Bundan sonra kaynaklar Paşa’nın üzüntüsünden hastalanıp öldüğünü yazmışlardır.

Yeni Sadrazam Sinan Paşa ilan edildi. Sinan Paşa tüm yetkileri kendinde toplamayı başarmıştı. Bu durum aklını karıştıracak ve artık kendi menfaatleri sonucunda cephe ile ilgilenmemeye başlayacaktır. Bu durum Özdemiroğlu’nu Cephe’de zor durumda bırakmıştır. Zaten kısa bir süre sonra Sinan Paşa barış görüşmeleri bahanesiyle İstanbul’a dönecektir. 1580-1581 yıllarındaki barış görüşmeleri sürerken Safeviler desteksiz kalan Osmanlı birliklerine karşı gizliden gizliye harekete geçmişlerdir. Şirvan’daki Serdar Özdemiroğlu’nun durumu gün geçtikçe zorlaşıyordu. Özdemiroğlu 1581 kışında bir taraftan askerinin iaşesini sağlamaya çalışırken diğer taraftan da Safevilerle mücadele ediyordu.

Sinan Paşa’nın kendi menfaati için Özdemiroğlu’nun yardım taleplerinin Padişaha ulaşmasını engellenmesi ve Şehzade Mehmet’in sünnet düğünü Cephe’nin aksatılmasına neden oldu.  Ayrıca söz konusu düğünde Yeniçeri ağası Ferhat Paşa ve Sadrazam Sinan Paşa arasında münakasa yaşanmıştır. Bunu sonucunda Ferhat Paşa hem aşağılanıyor hem de görevinden uzaklaştırılmıştır. Ancak kısa bir süre sonra Özdemiroğlu’nun raporlarından biri Padişaha ulaşmıştır. Cephedeki duruma çok sinirlenen Padişah Sinan Paşa’yı azarlayıp görevinden azletmiştir. Nihayetinde Sinan Paşa’nın yerine Siyavuş Paşa Sadrazam oldu. Yeni sadrazam Irak Cephesine Ferhat Paşa’yı serdar tayin etti.

Merkezde bunlar olurken Özdemiroğlu’nun kötü durumundan kurtarmak adına harekete geçildi ve bölgeye yardımcı kuvvetlerle gönderilmeye başlandı. Bu sayede tahkimatını güçlendiren Özdemiroğlu Demirkapı’dan hareketle Beş Tepe mevkiinde geldi.  Burada İmam Kula-Han komutasındaki Safevi ordusuyla karşılaştı. 11 Mayıs 1583 aralarında gerçekleşen muharebede Safevi ordusu kati bir mağlubiyete uğradı. İki tarafın meşaleler yakarak gece de savaşmalarından dolayı bu savaşa “Meşale Savaşı” denildi. Özdemiroğlu Paşa’nın bu galibiyeti, İran üzerine yapılan en önemli seferlerden biridir. Bu zaferden sonra artık Safevi kuvvetlerinin gücü kırıldı. Böylelikle Ferhat Paşa’nın fetihlerinin önü açılmış oldu.

Kanuni döneminde bu bölgelere Osmanlı ordusu defalarca girdi fakat tam manada hakimiyetini kuramadı. Bunun en büyü nedeni halkın Osmanlı yönetimini benimsemeyip direnmesi olarak gözükmesidir. İşte burada dikkatimizi çeken husus değişen savaş sistemidir. Bu dönemde Kanuni dönemindekinden farklı olarak fetih siyasetinde Osmanlı ordusunun gidip bölgeyi alıp tahkim etmesi ve sefer mevsimi bitse dahi bölgede kalmayı amaç edindiğini görüyoruz. Özdemiroğlu ile başlayan bu sistem şimdi de Ferhat Paşa ile devem etmiştir.

Şark Serdar tayin edilen Ferhat Paşa’nın buradaki en önemli faaliyeti Revan’ı fethetmek oldu. Ayrıca burada bir garnizon oluşturarak bölgeyi Osmanlı idaresinde tutmaya yönelik önlemler almıştır.

Siyavuş Paşa’nın ilginç bir sebeple Sadrazamlıktan alınmasından sonra savaş alanlarında gösterdiği büyük başarılardan dolayı Özdemiroğlu Sadrazam olmuştur. Bundan sonra Ferhat Paşa’nın cephedeki görevi sonlandırılıp İstanbul’a gelmesi istenmiştir. Yeni Sadrazam Şark Serdarlığı görevini de üstlenmiştir. Önemli bir ticaret noktası olan Tebriz’in alınması iktisadi hedefleri gerçekleştirmek adına önemli bir konuydu. Bu doğrultuda 22 Eylül 1585 Özdemiroğlu Paşa’nın Tebriz’i fethetmeye muvaffak oldu. Şehirde kale inşasına başlanıp bir ay zarfında ikmal edildi. Ancak bu süreçten sonra Özdemiroğlu hastalanıp ölmüştür. Bu Osmanlı için yeni bir Sadrazam ve yeni bir komutan ataması demekti.

Özdemiroğlu’nun ölümünden sonra Siyavuş Paşa tekrardan sadrazam olurken Ferhat Paşa’yı da Şark Serdarı tayin etmiştir. Özdemiroğlu’nun vefat etmesinden sonra Tebriz’deki Osmanlı kalesi Safeviler tarafından kuşatılmıştır. Bundan sonra Osmanlı tahkimatları gücünü göstermiş 11 ay boyunca kuşatmaya direnilmiştir. Bu tahkimat formülü Safeviler karşısında bölgede tutulmanın anahtarı olarak görülmüştür. Ferhat Paşa’nın Osmanlı birlikleriyle bölgeye gelmesiyle Safeviler kuşatmayı kaldırmak zorunda kalmışlardır. İkinci kez serdar tayin edilen Ferhat Paşa’nın Tebriz’e girmesiyle şehrin kalesi ve harap olan yerleri süratle tamir ettirdi.

Ferhat Paşa Tebriz’i merkez yapak fetih hareketlerini yürütmeye başladı. Gence ve çevresini ele geçirdi. Bundan sonra savaşın başındaki stratejiye geri dönüldüğünü görüyoruz Ferhat Paşa aracılığıyla bölgede ikinci bir cephe açma planı tekrardan gündeme getirip uygulanmaya başlandı. Bağdat tarafından açılan yeni Cepheyle Safeviler iyice sıkıştırılınca zor durumda kalıp barış istediler. Savaşın hedeflenenden uzun sürmesi ve devlet ekonomisi için de yıkım olmaya başlamasıyla Osmanlı da bu duruma sıcak bakmaktaydı. Nihayetinde Safevilerle esir ettikleri Haydar Mirzayı teslim etmek koşuluyla sulh yapıldı. Savaşa Osmanlının istediği şekilde son verildi. 21 Mart 1590’da yapılan antlaşmaya göre göre fethedilen topraklar ve şehirler Osmanlı Devleti’nde kalacak ve Safeviler Anadolu’da Şii propagandasından vazgeçecekti. Böylelikle Hazar ile Karadeniz arasındaki topraklar hedeflendiği gibi Osmanlı hakimiyetine girdi. Bu ele geçirilen alan bugün Türkiye’nin yaklaşık yarısıdır.

 

 

 

************************************************************

Bundan sonraki konular final sınavı içindir.

*************************************************************

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

III. Mehmet ve Dönemi 1595-1603

Manisa’da doğan şehzade Mehmed’in iyi bir eğitim aldığı gözlemlenmiştir. 1595 yılında, Osmanlı-Habsburg savaşının sürdüğü ve Anadolu’da Celali karışıklıklarının giderek arttığı bir dönemde Osmanlı tahtına geçti.  Bundan sonra 19 kardeşini idam ettirdi. 27 kızı ve 200’den fazla dadıyı da eski saraya naklettirdi. Eski kadroları tasfiye edip Lalası Mehmet Paşa’yı vezirliğe getirdi.

Sakin ve yumuşak huylu bir tabiata sahipti. Gereken yerlerde ağırlığını hissettirememesi ve tesir altında kalması padişahlığı döneminde çıkan birçok sorunun nedeni oldu. Bu durumun devlet yönetiminde bir yozlaşmaya mı yoksa karizmatik önderlikten kolektif bir idareye geçişe mi işaret ettiği tartışmasını getirmiştir.

 

Avusturya Savaşı

Savaşın başlamasının görünen nedeni Bosna ve Macar sınırlarında toplanan haydutların Osmanlı topraklarına tecavüzü ve Bosna Beylerbeyi Telli Hasan Paşa’nın bunlara karşılık vermesidir. Bununla birlikte arka planında ise Rakibi Ferhat Paşa’nın İran cephesindeki başarılarıyla elde ettiği itibarı kıskanan Koca Sinan Paşa’nın kendi komutanlığı altında Avusturya’ya karşı elde edeceği bir zaferle itibarını arttırmayı hedeflemesidir.

Sefere çıkan Sinan Paşa 1593’te Pespirim ve Palota kalelerini ele geçirirken Avusturyalılar da Budin Beylerbeyini yenmeyi başarıp Fülek gibi bazı kaleleri zapt etmişlerdi. İlerleyen süreçte Avusturya’nın savaşı Haçlı Seferine dönüştürme politikası bir ölçüde başarılı oldu ve Osmanlılara tabi durumdaki Erdel, Eflak ve Boğdan beyleri Osmanlı’ya karşı cephe aldılar. 1594’te gelindiğinde Osmanlı kuvvetleri Tata, St. Martin ve Yanık’ı fethetme başarısı gösterdi. Ancak Eflak, Boğdan ve Erdel Beylerinin Osmanlı kuvvetlerine saldırmasıyla durum birden değişti.

Padişah değişikliğinin ardından Belgrad’da kışlaya çekilmiş olan Koca Sinan Paşa cephedeki başarısızlıkları yüzünden azledildi. Onun yerine önemli başarılar ifa etmiş bulunan Ferhat Paşa sadrazamlığa ve seraskerliğe tayin edildi.

Eflak Voyvodası Mihal’in tecavüzleri devam ettiği haberi üzerine Ferhat Paşa ordunun başında sınır boylarına ulaştı. Ancak İstanbul’da Sinan Paşa’nın onun aleyhindeki çalışmaları yoğunlaştırması üzerine sadaretten azledildi. Koca Sinan Paşa yeniden sadrazam oldu.

Yeniden sadrazam olan Sinan Paşa 1595’de Bükreş ve Tezgavişte’yi fethetti. Batı yönünde ilerleyen Osmanlı kuvvetlerinin Tuna’yı geçtiği sırada Mihal’in köprüyü yıktırması üzerine nehrin diğer tarafında kalan Osmanlı askerleri Avusturya kuvvetleri tarafından yok edildi[7]. Bunu izleyen günlerde Avusturya kuvvetleri Estergon ile Vişegrad kalelerini ele geçirdi. Bu başarısızlıklar üzerine Sadrazam Sinan Paşa görevinden azledildi. Fakat yerine tayin olunan Lala Mehmet Paşa’nın 10 gün sonra vefat etmesi üzerine Koca Sinan Paşa beşinci defa sadarete getirildi.

 

Haçova Meydan Savaşı (1596)

Osmanlı tarihinde Eğri Seferi ya da Haçova Meydan Muharebesi olarak bilinen bu seferin amacı Avusturya’nın Macaristan’daki en önemli kalelerinden Eğri Kalesi’ni ele geçirmekti. Zira bu kale Avusturya ile Erdel arasındaki haberleşme yollarını kontrol altında bulundurması hasebiyle son derece stratejik bir öneme sahipti. Söz konusu sefer için hazırlıklar sürerken Sadrazam Sinan Paşa ölmüş yerine İbrahim Paşa tayin edilmiştir.

III. Mehmet’in bizzat başında yer aldığı Osmanlı ordusu, çok iyi tahkim edilmiş Eğri Kalesi’ni 19 günlük şiddetli kuşatmadan sonra 12 Ekim 1596 fethetti. Bu başarısından dolayı III. Mehmet’e Eğri Fatihi unvanı verildi.

Eğri’yi geri almak üzere Arşidük Maximillian harekete geçti. Onu durdurmak için görevlendirilen Cafer Paşa’nın kuvvetleri büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Bunun üzerine toplanan harp meclisinde bazı vezirlerin Eğri Kalesi’nin fethiyle yetinilmesi ve geri dönülmesi söylemlerine karşın Sadeddin Efendi Padişah’ı savaşa ikna etti ve Maximillian üzerine gidilmesine karar verildi. Haçova ovasına inen Osmanlı birlikleri savaş düzen aldı. Osmanlı ordusunun merkezinde Padişah, Sadrazam ve Sadeddin Efendi; sağ kanatta Anadolu Beylerbeyi; sol kanatta Rumeli Beylerbeyi; öncü kuvvetlerinin başında ise Gazi Giray bulunuyordu. Maximillian komutasındaki müttefik ordusunun saldırısıyla savaş başladı. İlk gün gözle görülür bir netice alınamadı. Ancak daha sonra Avusturya kuvvetlerinin üstün ateşli gücü etkisiyle Osmanlı kuvvetleri dağılma emaresi gösterdi. Avusturya askerlerinin büyük bir kısmı Türk ordugâhını yağmaya başladığı sırada savaş eri olmayıp da geri hizmetlerde görevli kişilerin beklenmedik bir şekilde saldırıya geçmesi üzerine Avusturya askerleri arasında süratle bozgun alametleri belirdi ve Avusturya ordusu hezimete uğradı. Burada dikkat edilmesi gereken husus Osmanlı’ya savaşı asıl kazandıran geri hizmetlerde görevli kişilerin saldırısından ziyade Yeniçerilerin disiplini ve padişahın geri çekilmemesidir. Öyle ki ilk etapta Bozguna uğrayan Osmanlı birlikleri Padişahlarını ön saflarda görünce yeniden hücuma kalkması savaşı Osmanlı’ya kazandırmıştır.

Maximillian canını kurtarmak için geri çekilmesiyle Osmanlı kuvvetleri kesin olarak savaşı kazandı. Ancak zaferin nimetlerinden gerektiği gibi istifade edilemedi. Padişahın İstanbul’a dönmek istemesi bunun başlıca sebebi olmuştur. Ayrıca bu savaş Osmanlı zaferiyle sonuçlanan son büyük meydan savaşı olarak dikkat çekmektedir.

Haziran 1597’de genç ve tecrübesiz serdar Satırcı Mehmet Paşa Avusturya cephesine gönderildi. Avusturya ordusu Yanık Kaleyi muhasara edip aldı. 1598’te Satırcı, Kırım Hanı Giray’in desteğiyle Varat üzerine yürüdü ancak netice alamadı. 1598’te düşmanın hedefinde ise Temeş vardı.

Satırcı Mehmet Paşa’nın azli ile yerine Sadrazam İbrahim Paşa tayin edildi. 1599’da ise cephede bir hadise yaşanmadı.

 

Kanije’nin Fethi ve Müdafaası

Padişahın payitahta dönmesinden sonra da cephede Avusturya ile savaşlar devam etti. Sadrazam İbrahim Paşa 1600’de Kanije üzerine yürüdü. Kanije 40 günden fazla muhasaradan sonra fethedildi. Bundan sonra Kanije beylerbeylik haline getirilip Tiryaki Hasan Paşa’ya verildi.

Bir süre sonra Arşidük Ferdinand komutasındaki Avusturyalılar Kanije’yi kuşattılar. Yaklaşık 100.000 kişilik bir müttefik ordusuna karşı 9.000 asker ve 100 hafif kale topuyla Tiryaki Hasan Paşa Kanije’yi savunacaktı. Ferdinand kuşatmanın ilk günü kalenin çevresine keşif hareketi yaptırdı. Tiryaki Hasan Paşa son derece akıllı bir strateji güderek bu keşif birliklerini tüfek ateşiyle karşıladı. Bundaki amaç kalede top bulunmadığını Ferdinand’a inandırmaktı. Hasan Paşa’nın oyununa gelen Ferdinand, Tüm kuvvetleriyle saldırıya geçti. Düşman kuvvetlerinin kaleye iyice yaklaşması üzerine kaledeki 100 top aynı anda ateşlendi. Düşman büyük kayıplar vererek şaşkın halde geri çekildi. Bundan sonra Hasan Paşa, gece baskınlarıyla düşmanı yıpratmaya devam etti. Bu sıralarda Sadrazam, Tiryaki Hasan Paşa’ya yardıma gelirken yolda Belgrad’ın da kuşatıldığı haberini alması üzerine Belgrad’a yöneldi. Bir süre daha yardımdan mahrum kalacak olan Tiryaki Hasan Paşa askerlerin moralini bozmamak için yardımın kısa bir süre sonra geleceğini açıkladı. Ancak, Ferdinand’ın kışında kuşatmayı sürdüreceğinin anlaşılması üzerine sıkıntılar hat safhaya ulaştı. Her geçen saat müdafilerin aleyhineydi. Çünkü çok az bir barut ve zahire kalmıştı. Daha fazla savunma konumunda kalamazlardı. Bundan sonra tam bir ölüm kalım savaşına hazırlanıldı. 18 Kasım 1601 tarihinde Tiryaki Hasan Paşa komutasındaki ordu karlı bir kış günü yaptığı huruç hareketiyle düşmanı yenilgiye uğratarak muhteşem bir başarı örneği gösterdi. Öyle ki Ferdinand kaçarken savaş toplarını dahi arkasında bırakmak zorunda kalmıştı.

73 gün süren bu müdafaa, Türk tarihinde askeri sevk ve idarede bir maharet örneği olarak gösterilir. Esasen vurgulanması gereken nokta ise tahkimli bir kalenin doğru müdafaası ve sonuçlarıdır.

 

Budin ve Peşte’te Hakimiyet Mücadelesi

Damat İbrahim Paşanın vefatından sonra Yemişçi Hasan Paşa sadarete getirilmişti. Hasan paşa iktidar hırsı olan bir sadrazam olarak dikkat çekmektedir. Ancak Sefere çıkmayı Celali İsyanlarını bahane göstererek geciktirdiği görülüyor. Kanije’ye gerekli yardımın gitmemesi ve hatta Belgrad’ın düşmesi bu durumun sonucunu olarak göze çarpmaktadır.

Bosna Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa’nın çabaları sonucunda Belgrad yeniden Osmanlı hakimiyetine girmişti. Belgrad’ı kaybeden Avusturyalılar saldırı hazırlıklarına başladı.

Kanije ve Belgrad olayları esnasında Erdel’de karışmıştı. Avusturya hakimiyetine karşı gelmiş bulunan ve sonra Osmanlı Devleti tarafından Erdel Voyvodalığına tayin edilen Mosses Srekely, Yemişci Hasan Paşa’dan Avusturya karşısında yardım istedi. Ancak bu dönemde Arşidük Mathion kumandasındaki ordunun Budin’i muhasara etme ihtimali vardı. Hasan Paşa orduyla birlikte, Budin Beylerbeyi ve kadısının ikazlarına rağmen, stratejik bir hata yaparak Erdel’e yardıma gitti. Sadrazam geri döndüğünde ise Peşte’nin düştüğünü Budin’in ise muhasara altında olduğunu gördü. Harekete geçen Türk ordusu Peşte’yi geri almak için kuşatmaya başladı. Bu sırada Avusturyalılar da Budin kuşatmasını sürmekteydi. Kışın yaklaşması buna bağlı olarak da iki orduda da zahire kıtlığı baş göstermesiyle iki kuşatmadan da bir sonuç elde edilemedi.

1603’e gelindiğinde Yeni serdar Lala Mehmet, Peşte’yi almak için tekrar harekete geçti ancak hatalı sevk ve idaresi yüzünden mağlup oldu.

 

5-6 Ocak Hadiseleri

İçerde ve dışarda yaşanan sıkıntıların yansıması olarak 5-6 Ocak 1603 tarihinde İstanbul’da, padişahın da içinde bulunduğu bir takım karışıklıklar meydana geldi. Olayın başlangıcı Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa ile Şeyhülislam Sun’ullah Efendi’nin çekişmesi olarak gözükmektedir.

Yemişçi Hasan Paşa sadarete geçmesinin akabinde kendi adamlarını önemli mevkilere atamaya başlamıştı. Şeyhülislamın yapması gereken atamaları da kendisinin yapması Şeyhülislam Sun’ullah Efendi’yi rahatsız etti. Bunun üzerine Sun’ullah Efendi, Sadrazamın sefere gitmemesini sert bir şekilde eleştirmeye başladı. Akabinde Yemişçi Hasan Paşa, Sun’ullah Efendi’yi görevinden aldırdı. Sadrazamın sefere çıkmamasına muhalefet ettiği için azledilen Sun’ullah Efendi’nin sipahilerle arası iyi idi.  Diğer taraftan ise Yemişçi Hasan Paşa’nın da yeniçerilerle arası iyi idi. Zaten araları gergin olan bu iki askeri sınıfın, kişilerin kendi menfaatleri yüzünden gerginlikleri daha da artacaktır.

Nihayet sefere çıkan Yemişçi Hasan Paşa yerine Saatçi Hasan Paşa’yı bırakmıştı. Gittikçe kötüye giden durumlara tepki olarak 5 Ocak 1603’te sipahilerin önderliğinde bir takım karışıklıklar çıktı.  Padişah dönemin teamüllerine aykırı olarak isyan eden gurupla ayak divanında görüştü. Bazı önde gelen Sipahiler bizzat padişaha hitap ederek devletin durumunu eleştirip bazı devlet adamlarını şikâyet ettiler. İsyancılar özellikle Padişahın annesi Safiye Sultanın saraydan uzaklaştırılmasını istiyorlardı.  Padişah onlara annesinin ve paşalarının kusuru olmadığını bütün kabahatin kendisini haberdar etmeyen Saatçi Hasan Paşa’ya ait olduğunu söyledi. Bunun üzerine Saatçi Hasan Paşa huzura getirildi. Valide Sultan ve Kapı ağalarının kendisine gönderdiği mektuplarını gösteren Paşa kendisini kurtardı. Bunun üzerine zor durumda kalan Padişah, Saatçi Hasan Paşa’nın yerine Güzelce Hasan Paşa’yı tayin ederken Sun’ullah Efendi’yi de yeniden Şeyhülislamlığa atadı. Padişah artık devlet işlerinde sadrazamdan başka kimseyi karıştırmayacağını söyledi. Ancak bu kararlar isyancı askerleri yatıştırmaya yetmedi. İsyancılar valide sultanın uzaklaştırılmasını ve ağaların kedilerine teslim edilmesini istediler. Padişah istemeye istemeye Kapı ağası Gazanfer Ağa ile Darüssaade Ağası Osman Ağa’nın kafasını vurdurdu ve isyancılara teslim etti. Annesinin uzaklaştırılmasını ise bir şekilde önledi.

Tüm bu olaylarda asıl hedef olan Yemişci Hasan Paşa ile ilgili ilginç bir şekilde karar alınmamıştı. Durumdan haberdar olan Yemişci Hasan Paşa hemen İstanbul’a döndü. Nişanlısı Ayşe Sultan’ın sarayında olduğu duyulunca Sun’ullah Efendi idamı için fetva verdi. Ancak haberi alan Padişah idama karşı çıkarak vezirleriyle kendi arasına kimsenin giremeyeceğini söyledi.

Gelişmeler üzerine Ağakapısı’na sığınan Yemişci Hasan Paşa, Padişaha yolladığı arzda olayların baş müsebbibi olarak Sun’ullah Efendi olduğu bildirildi. Onun ortadan kaldırılmasını, Sadaret Kaymakamı olan Güzelce Mahmud Paşa’nın da isyandaki rolü ve nişanlısı Ayşe Sultan’a ilgisinin etkisiyle de idamını talep etti.

Yeniçerilerin desteğini alan Yemişci Hasan Paşa sonunda isteklerini Padişah’a kabul ettirmeyi başardı.  Zorba sipahi liderleri teker teker yakalanıp idam edildi. En büyük rakibi olan Sun’ullah efendiyse görevden alındı. Yemişci Hasan Paşa artık rakipsizdi ve Padişah nezdinde itibarını artmıştı.

Ardından Yemişci Hasan Paşa kendi otoritesini arttırmak için Valide Sultanı devreden çıkarmayı planlamaya koyuldu. Padişaha yetkilerin annesinde olduğunu bu durumun önüne geçilmesi gerektiğini söyledi. Bu istek Sadrazamın son isteği oldu. Görevden alındıktan 12 gün sonra idam edildi. Yerine Mısır’da bulunan Malkoç Ali Paşa getirildi. Tüm bu karışıklıklara rağmen Safiye Sultan’ın konumu korumayı başarması onun gücünü bize göstermesi açısından mühim bir delildir.

Sonuç olarak tüm bu olaylar bize Osmanlı yönetim yapısındaki değişimin yansımalarını tüm açıklığıyla göstermektedir.

 

Şehzade Mahmud’un Öldürülmesi                                                                    

İç isyanla kendisini tehdit altında hisseden, hatta sefere çıkma isteğini halk arasında yayan, ancak bunun için sağlığının elverişli olmadığını anlayan ve bundan dolayı da askerlerin oğlunu tahta çıkaracağını bilen III. Mehmed buna engel olmak için en büyük oğlu Mahmud’u öldürttü. Bu olayın akabinde annesi ve otuz kadar hizmetçisi de denize atıldı. Bu durumun gerçekleşmesinden Safiye Sultan’ın birtakım girişimleri olduğu anlaşılmaktadır.

1603 senesinde gelindiğinde ise III. Mehmed vefat etti. Onun sekiz yıllık dönemine Safiye Sultan ve ekibi damgasını vurmuştur.

 

 

I.Ahmet ve Dönemi (1603-1617)

Babası III.Mehmed’in Saruhan valiliği sırasında Manisa’da doğdu. Annesi Handan Sultan’dır. Celali fetretinden dolayı sancağa çıkmamıştır. Babasının ölümü üzerine 22 Aralık 1603’te 14. Osmanlı Sultanı olarak 14 yaşında tahta geçti ve 14 yıl saltanat sürdü. Tahta çıktığında batıda Avusturya doğuda da Safevilerle savaşlar devam ettiği gibi Celali İsyanları da şiddeti azalmış bir şekilde devam ediyordu. Her ne kadar genç ve tecrübesiz görünse de olukça iyi bir yönetim sergilemiştir. Babasının aksine otoriter ve dirayetli bir padişah olarak dikkat çeker.   Kendisi Sultan Süleyman’dan sonraki padişahlar içinde devlet işleriyle yoğun şekilde uğraşan ilk padişah olmuştur. Tahta çıkmasının akabinde ilk işi III. Murad ve III. Mehmed devirlerinde çeşitli şekillerde devlet işlerine müdahale eden Safiye Sultan’ı Eski Saray’a göndermek oldu. Tahta geçtiğinde çocuğu bulunmayan I. Ahmed’in tahtın varisiz kalma ihtimalini göz önünde bulundurmasıyla, atalarının kardeş katli kanununu uygulamayarak kardeşi Mustafa’nın yaşamasına izin verdi. Böylece Osmanlı veraset sitemindeki köklü değişikliğin ilk adımını atmış oldu. Şehzadelerin sançacağa gönderilme uygulamasının kalkması ve kafes hayatına mahkum olmaları, kardeş katli uygulamaları devam etmekle birlikte bunun sistematik olmaktan çıkması bu dönemde başlamıştır.  I. Ahmed 1617 yılında 28 yaşında vefat etmiştir.

  1. Ahmed’in sancağa çıkan padişahlara nazaran sancağa çıkmadan daha iyi bir yönetim sergilemesi, sancağa çıkma geleneğinin kaldırılmasının Osmanlı yönetiminde zafiyet yarattığı teorisini çürütmüştür.

 

Avusturya Savaşlarının Devamı ve Zitvatorok Antlaşması

Yemişçinin safsak tavrı ve Celali İsyanları nedeniyle Avusturya cephesine önem verilememişti. 1604’de de Sadrazam Malkoç Ali Paşa ölünce sadarete ve garp serdarlığına Lala Mehmed Paşa tayin edildi. Onunla birlikte cepheye ağırlık verilmeye başlandı. İlk önce Peşte ardından Vaç kalelerini geri alan serdar, Estargon’u kuşattıysa da yağmur ve kar fırtınalarının başlaması ve askeri muhalefet üzerine Kasım 1604’te Belgrad’a çekilmek zorunda kaldı.

Bu sırada Protestan Macar halkı üzerinde Katolik Avusturya baskısının artması Erdel’in istiklali için mücadele eden ve daha önce Avusturya taraftarı olan Erdel Beyi Bocskai’nin İstanbul’a elçi göndererek yardım istemesine sebep oldu. Krallığının tanınması vaadi üzerine Osmanlı kuvvetleriyle savaşa katıldı.

1605 yazında bir kere daha Estergon üzerine yürüyen Lala Mehemed Paşa önce Vişegrad ve Tepedelen’i ele geçirdi. Böylece zor durumda kalan Estergon müdafileri 4 Kasım 1605’te kaleyi teslim ettiler. Diğer taraftan Bocskai Türk kuvvetlerinin yardımıyla Uyvar’ı alırken Tiryaki Hasan Paşa da Veszprem ve Polota’yı fethetti. Elde edilen bu başarılardan sonra Lala Mehmed Paşa tarafından Etienne Bocskai’a Erdel ve Macar tacı giydirildi. Anadolu’da Celali İsyanlarının tehlikeli bir hal alması diğer taraftan İran cephesinde başarı elde edilememesi üzerine İstanbul’a çağrılan Sadrazam Lala Mehmed Paşa, İran üzerine serdar tayin edildi. Duygusal meselelerinde etkisiyle Macaristan’ı Avusturya istilasından kurtarmayı planlayan Sadrazamın planı yarım kalmıştı. Bu karardan memnun olmayan Mehmed Paşa’nın Padişah nezdindeki teşebbüsleri de bir sonuç vermedi. Daha sonra İran üzerine sefere hazırlanırken 1606’da vefat etmiştir.

Yıllardan beri devam eden Osmanlı-Habsburg savaşlarını bir sonuca bağlamakla görevlendirilen Kuyucu Murat Paşa Budin’e gidip temaslarda bulundu. Her iki tarafında bazı geçici başarılarıyla uzayan savaş doğuda Şah I.Abbas’ın faaliyetlerinin de etkisiyle 1606 yılında 23 günlük bir müzakere sonunda 17 maddelik bir ahidname ile sona erdi. Antlaşma’nın sonuçlarına bakarsak her iki taraf birbirine zarar vermeyecek; çetecilik faaliyetleri karşılıklı olarak engellenecek; esirler bedelleri ödenmek suretiyle karşılıklı olarak değiştirilecek. Avusturya İmparatoru’na artık Kral değil Roma Çasarı diye hitap edilecekti.

Antlaşma her ne kadar Osmanlı lehine gibi görünse de esasen aleyhine olmuştur. Osmanlıyı mali yönden oldukça ağır yükün altına sokan bu savaşın sonunda devlet Kanije ve Eğri dışında yeni toprak kazanamamıştı. Bununla birlikte 1533’de başlayan Avusturya karşısındaki diplomatik üstünlük de ortandan kalktı. Osmanlı Padişahı ile Habsburg İmparatoru eşit kabul edildi. Bu durum Osmanlı dış siyaseti ve diplomasisi açısından yeni bir çağın başladığını göstermektedir.

 

Osmanlı Safevi İlişkileri

III. Mehmed devrinde başlayan Osmanlı-İran Savaşı devam ediyordu. Şah Abbas 1603 yılında Tebriz’i ele geçirmiş. Nahcıvan ile Revan’ı almıştı. Kars’ı da kuşatmıştı. Merkezden bölgeye destek gönderilemiyordu.  Bu yüzden ilk tepki bölgenin savunma hattı olarak ifade edilen Erzurum, Van ve Çıldır (Kars) Beylerbeyliklerinden geldi. Erzurum Beylerbeyi Köse Sefer Paşa başta olmak üzere birleşerek Safevi ordusunun üzerine gidip Şah’ın çekilmesini sağladılar.

1604’te doğu cephesine Cağaloğlu Sinan Paşa tayin edildi. Ancak asker ve teçhizat bakımından son derece yetersizdi. Sinan Paşa’nın komutasındaki Osmanlı ordusu Revan’a doğru hareket etti. Fakat Şah Abbas’ın yol üzerindeki zahire depolarını yağmalatması sonucu serdar kışlamak üzere Van’a çekilmek zorunda kaldı. Akabinde Sinan Paşa, Şah’ın taarruzu üzerine Erzurum’a geçti. Böylece sefer mevsimi boşa geçirildi.

1605 yılına gelindiğinde Sinan Paşa Tebriz’i geri almaya çalıştı. Şah’ın üzerine yürüyen orduda öncü olan Eruzum Beylerbeyi Sefer Paşa’nın asıl ordudan ayrılarak yaptığı hücumda yalnız kaldığını gören Safevi ordusu karşı saldırıya geçip Sefer Paşa’nın kuvvetlerini mağlup edip ve Paşa’yı katlettiler. Bunun üzerine Osmanlı ordu önce Van’a daha sonra da Diyarbakır’a çekildi. Bu sırada Sinan Paşa Halep Beylerbeyi Canbulatoğlu Hüseyin Paşa’yı orduya geç katıldığı gerekçesiyle idam ettirince büyük bir isyan çıktı. Bu olaydan kısa bir süre sonra da Şah Abbas Şirvan, Gence ve Şemahi’yi zapt etti.

Celali İsyanlarının Anadolu’da tehlikeli bir hal alması, doğuda Safevilere karşı önemli bir askeri operasyona olanak vermiyordu. Nihayet Celali meselesini büyük ölçüde bertaraf eden Sadrazam Kuyucu Murat Paşa 1610 yılında Safeviler üzerine sefere hazırlandı. Ancak Murad Paşa seferin son hazırlıklarını tamamlamaya çalışırken 90 yaşında vefat etti. Nasuh Paşa onun yerine tayin oldu. Şah Abbas güçlü bir ordu geldiğini anladığından bir savaş yapma niyetinde değildi. Bu doğrultuda barış teklifi etti. Sadrazam Nasuh Paşa da Safevilerle mücadeleye girişmemeyi tercih etti. Böylece 20 Kasım 1612’ tarihinde Osmanlı-Safevi barış antlaşması imzalandı. Nasuh Paşa Musalahası adıyla geçen antlaşma ile 1555’te tayin edilen sınırlar esas alındı; Şah Abbas her yıl taahhüt edilen ipeği göndermeyi kabul etti.

Öte yandan Padişah doğu cephesindeki yeni durumdan memnun değildi. Bununda etkisiyle Nasuh Paşa Sadrazamlıktan azledildi. Şah Abbas, Osmanlılara her yıl göndermeyi taahhüt ettiği ipeği göndermemesi, elçi olarak giden İncili Mustafa Çavuş’un alıkoyması ve Gürcistan’a asker sevk etmesi üzerine ilişkiler yeniden bozuldu. Sadrazam Öküz Mehmed Paşa Padişahın isteğiyle sefere çıktı. Nisan 1616’da Halep’ten büyük bir kuvvetle hareket eden Mehmed Paşa, Kars’a gelerek kaleyi tahkim etti. Ayrıca Revan ile Nihavend üzerine yürüyerek Safevi kuvvetlerini mağlup etti ve Revan’ı kuşattı. Fakat orduda muhasara toplarının olamaması nedeniyle ve Şah’ın muahede hükümlerini yerine getireceğine dair teminat vermesi üzerine orduyu Erzurum’a çekti. Böylece Revan seferi başarısızlıkla sonuçlandı. Sultan Ahmed, Mehmed Paşa’nın kabul ettiği antlaşma hükümlerini memnun olmadı. Tepkisini onu azledip yerine Halil Paşa’yı atayarak gösterdi.

1617’de Şark Seferi serdarlığına getirilen Halil Paşa harekete geçti. Kırım kuvvetlerinden de destek alan Paşa Safaviler karşısında kesin bir başarı sağlamak üzere hazırlıklar yapıp sefere çıktı. Safevilerin Serav Ovası’nda Azerbaycan Valisi Karçakay Han tarafından mağlup edilmesi ve Halil Paşa’nın da Erdebil istikametine doğru yürümesi üzerine Şah’ın elçisi barış talebiyle geldi. I. Ahmed’in vefat haberinde etkisiyle savaş devam ettirilmedi. 1618’ yılında Serav Antlaşması yapıldı. Antlaşmaya göre Kanuni Sultan Süleyman zamanındaki sınırlar esas alınacaktı.

 

Celali İsyanları

Yavuz Sultan Selim döneminde kalabalık taraftarlarıyla ayaklanan Yozgatlı Celal Devlet için büyük problem yaratmıştı. Bundan sonra Anadolu’daki isyanlara onun adıyla anılmaya başlandı.

  1. yüzyılın sonunda ekonomik olumsuzlukların tabii bir sonucu olarak reaya nezdinde bir takım memnuniyetsizlik giderek yayılmaya başlamıştı. Avusturya ve İran ile yapılan savaşın içeride yol aştığı zaaftan yararlanmaya çalışan unsurlar önemli bir güvenlik sorunu ve sosyal bir problem olarak ortaya çıktı. Özellikle Haçova Savaşı’ndan sonra eşkıyalık hareketleri geniş çaplı bir isyana dönüştü. Sadrazam Cağaloğlu Sinan Paşa’nın sert önlemleri durumu şiddetlendirdi. İlk büyük Celali isyancısı Karayazıcı Abdulhalim önderliğinde toplanan kalabalıklar Anadolu’nun altını üstüne getirdi. Onun ölümüyle kardeşi Deli Hasan kalabalıkları etrafında topladı. Celali İsyanları Deli Hasan’ın devlet görevin alınmasıyla zayıfladı. Kuyucu[8] Murat Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun saldırısıyla da öldürücü darbeyi aldı. İsyanlar her ne kadar başarıyla bastırılsa da devlete ağır darbe vurmuştu. Öte yandan Anadolu’daki Celali isyanlarının siyasi açıdan bir iddiası yoktur.

 

 

 

I.Mustafa

Babası Mehmed’in Saruhan Sancak Beyi olarak bulunduğu Manisa’da doğdu. Kendisinden birkaç yaş büyük olan Kardeşi Ahmed’in tahta çıkması üzerine hanedanın geride kalan tek erkek olduğu için hayatına dokunulmadı.  Bu dönemde onun sarayda çok sıkı gözetim altında tutulması psikolojik durumunu daha da sarsmış, akli dengesinin bütünüyle bozulmasına yol açmış.  Kardeşinin ölümüne müteakip tahta geçen ilk sultan oldu.

Dönemin tarihçilerinden Hasan Beyzade Ahmed Paşa, padişahın aklında bir miktar hiffet olduğu halde tahta çıkarılarak iyileşeceği umulduğunu, ancak iyileşmediğini, eğer önü alınmazsa hazneyi boşaltıp Şehzadeleri öldürterek Osmanlı hanedanının soyunu keseceği ve derhal harekete geçilmesi gerektiği konusunda haberler yayıldığını belirtir. Katip Çelebi gibi tarihçiler ise döneminin etkisiyle Mustafa’nın tutarsız hareketlerinden bahsedip onun yerli yersiz derya seyrine gittiğini, yanındaki altınları balıklara yem diye attığını, ona buna para dağıttığı, vezirler arza geldiklerinde bazısının tülbendini çekip başını açtığı gibi garip hallerinden rahatlıkla söz ederler.

Ulema, asker ve devlet erkanın ittifakı neticesinde tahtan indirildi. Bundan sonda II. Osman’ın öldürülesinden sonra bir kez daha tahta çıkarıldı. Bu sefer de Sofu Mehmed Paşa ve Esad Efendi,  akli zafiyet sebebiyle şer’an padişahlık yapamayacağını hükmüne dayanıp tahttan indirilmesini sağladılar. I. Mustafa’nın oturduğu odanın kapıları üstüne kapatılarak hapsedildikten sonra I. Ahmed’in oğlu II. Osman tahta çıktı.

 

 

 

II.Osman ve Dönemi (1618-1622)

  1. Ahmed’in Mahfiruz Sultan’dan oğlu II. Osman, 3 Kasım 1604’te İstanbul’da doğdu. Henüz 14 yaşındayken amcası, Sultan I. Mustafa’nın tahtan indirilmesi üzerine 1618’de tahta çıktı. Çevresindeki basiretsiz insanların etkisinden kalması onun icraatlarında kendini göstermiştir. Bu durumun onun canına mal olacak isyana yol açtığını göreceğiz. Ayrıca onun icraatlarıyla klasik Osmanlı padişah imajını kaybettirdiğini görmekteyiz.

Amcası Mustafa’nın tahta çıkarılmasını sağlayan Sofu Ahmed Paşa ve Şeyhülislam Hocazade Esat Efendi ile bu nedenle arası açıktı. Bunun üzerine Kaymakam Sofu Mehmed Paşa’yı görevinden alırken, Esad Efendi’nin de yetkilerini kısıtlayarak, şeyhülislam, ulema tayini ve diğer işlerde hocası Ömer Efendi’yi yetkili kıldı. Ayrıca yeni sadrazam Öküz Mehmed Paşa olmuştu. Ancak bu makamda fazla kalamayarak Halil Paşa’ya yerini teslim etti.

Sadrazam Halil Paşa yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetlerinin intikamını almak üzere Erdebil’e yürüme kararı alınca Safeviler sulh istemiş ve iki taraf arasında bir antlaşma zemini oluşmuştu. İstanbul’da antlaşmayı tasdik eden II. Osman, memnuniyetsizliğini Halil Paşa’yı görevden alıp yerine ikinci kez Öküz Mehmed Paşa’yı sadaret makamına getirmesiyle gösterdi. Bir süre sonra, Sadrazam Mehmed Paşa’yı bir kez daha görevden aldı.  Akdeniz seferi dönüşünde kendisine birçok hediye sunan Kaptanıderya Güzelce Ali Paşa’yı Sadaret makamına getirdi.

Ali Paşa’nın son derece etkili biri olduğu görünmektedir. Özellikle Lehistan’a karşı sefer açma isteği ve saraydaki dengeleri değiştirmeye yönelik tutumu önemli girişimleri olarak dikkat çekmektedir. Yeni sadrazam, Ömer Efendi gibi kalifiyesiz kişileri merkezden uzaklaştırmış, devletin gelirlerini, bazı ileri gelenleri devlete düşman etme pahasına, arttırmıştı. Ali Paşa, padişahın bozulan imajını düzeltip ileri gelenlerin sesi kesmek için Lehistan seferini planlamıştı. Bu çerçevede gerekli hazırlıklar başladı. Ancak Ali Paşanın ani ölümü üzerine durumlar değişti. Saraydaki dengeleri değiştirmeye yönelik siyaseti yarım kaldı ve merkezden uzaklaştırdığı Ömer Efendi gibi kişiler dönüp yeniden itibar kazanmaya başladı. Öte yandan Lehistan’a sefer niyeti ise değişmemiştir.

Ohrili Hüseyin Paşa yeni sadrazam oldu. Lehistan seferi için padişahın otağı Davut paşa sahrasında kuruldu. II. Osman sefer esnasında asker ve ulemaya tavırlıydı. Ulemanın arpalıklarını kestirdiği gibi askere bahşiş dağıtılmadı. Bu durum askerlerin ileri gelenlerince hoş karşılanmadı. Sefere gidilirken padişahın bazı fevri hareketleri de kapıkulunu ve vezirleri rahatsız etmişti. Hotin önlerinde kuvvetli bir tahkimat kuran Leh ve Kazak ordusunu yapılan hücumlar bizzat II. Osman’ın büyük çabasına rağmen bir netice vermedi. II. Osman sadrazamı azledip yerine Dilaver Paşa’yı getirdi. Fakat bu tedbirde bir fayda sağlamadı. Bu sırada gelen barış teklifi Osmanlılar lehine olduğundan kabul gördüğü için kabul edildi. Hotin Kalesi Osmanlı Devleti’ne tabi Boğdan Voyvodalığına bırakıldı. Esasen sefer esnasında kalenin alınamamasının nedeni iyi tahkimattan ziyade yeniçerilerin bahşiş alamamasından kanyaklanmıştı.

Savaştan sonsa Dilaver Paşa’nın ocaktaki sayıyı azaltmaya yönelik bazı tedbirler alması Padişaha karşı var olan güvensizliğin artmasına neden oldu. Padişah sefer dönüşü Osmanlı harem sisteminde radikal bir değişim yaparak mevcut geleneği yıkmayı amaçladı. Bu amaçla Pertev Paşa ailesine mensup bir kızla ve ardından Şeyhülislam Esad Efendi’nin kızıyla evlendi. Hemen hemen bütün kaynaklar İstanbul’ döndükten 5 ay sonra Hacca gitmek üzere hazırlık yaptığını yazar. Bu durum onun ölümüne neden olacak bazı dedikoduları doğurmuştur. Kaynaklarda Padişahın Şam ve Mısır askerleriyle yeniçerilerin üzerine yürüyüp onları ortadan kaldırmak istemesi ve başkenti Bursa ve Kahire gibi yerlere taşımak niyetinde olduğu ifade edilir. Bu söylentiler üzerine 19 Mayıs 1622’de isyan başladı. Olayın vahametini anlayamayan II. Osman isyancıların taleplerini reddetmesi üzerine Yedikule Zindanları’nda hayatına son verildi. Kronik yazarları onun ölümünde kabahati Davud Paşa’ya yüklemişlerdir.

Şeyhülislamın yetkilerini kısıtlaması, ulemanın arpalıklarını kesmesi ve sipahilerin ulufelerini verdirmemesi gibi icraatları ve klasik padişah imajını sıradanlaştırması onun öldürülmesinin önünü açtığını görmekteyiz. İşte bu padişaha karşı olan güç odaklarının ortaya attıkları bir takım düşünceler de günümüzde II. Osman’ın yanlış algılanmasına sebep olmuştur.

  1. Osman Yeniçeri ocağını kaldırmayı, Başkenti taşımayı, harem sistemini değiştirmeyi hedefleyen ve halka inip, Hacca gitmeyi isteyen ıslahatçı ve reformcu bir padişah olarak gözükmektedir[9]. Ancak bu durum doğru değildir. Osmanlı tarihinde belli konular tahkim edilmiştir. II. Osman dönemi de bunlardan birisidir. Bu düşünceler o dönemde Padişah karşı asker ve diğer grupları harekete geçirmek için ortaya atılmış düşüncelerdi.

Öyle ki Yeniçeri ocağının kaldırılmak istemesi olası gözükmemektedir. Çünkü Yeniçeriler dönem itibariyle müthiş bir savaş silahıydı zira Haçova Savaşı’nda bu bir kez daha anlaşılmıştı. Esasen Osmanlı’yı da Osmanlı yapan bu güçtü. Diğer taraftan Şeyhülislamın ve Pertev Paşa’nın kızlarıyla evlenmesindeki amaç harem sistemini kaldırmaktan ziyade olağan güç odaklarıyla arasını düzeltme çabasındandı. Ayrıca Halka inen bir padişah görünümünü oluşturmak için Celalilerden dolayı yıkılan Anadolu topraklarını görme ve kutsal toprakları ziyaret etme amacı içindeydi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Makalelerin Özetleri

 

Çağdaş Osmanlı Kaynaklarında Uzun Savaşlar ve Zitvatorok Antlaşması İle İlgili Algılama ve Yorum Problemleri – Feridun EMECEN

XVI. yüzyılın son çeyreği Osmanlı İmparatorluğu için daha önce yaşanmayan dış ve iç gelişmelerin meydana geldiği bir dönem oldu. Batıda Habsburglarla karşılıklı çatışmalar sürerken doğuda Safevilerle savaşılıyordu. Diğer taraftan içerde ise Celali İsyanları ortaya çıkmıştı. Burada dikkat çeken husus ise bu dönemde Avusturyalılar ile yapılan mücadele sırasında Batı’da Osmanlı’nın gücünün niteliği hakkında yeni kanaatlerin oluşmasını sağladı. Osmanlı tarafında ise Batıdaki yeni askeri ve teknik değişimin fark edilmesine vesile olmuştur.

Makalede Gelibolulu Mustafa Ali, Selaniki, Mustafa Safi, Hasan Beyzade, Mehmed b. Mehmed, Topçular Katibi Abdulkadir ve Peçuylu İbrahim Efendi gibi çağdaş müverrihlerin anlatımı ve onların algılayışıyla savaşın nasıl başladığı ve Zitvatorok anlaşması hakkındaki görüşler üzerinde durulmuştur.

Savaşın Başlaması

Kaynaklar savaşın başlamasını Bosna sınırlarında, Beylerbeyi Hasan Paşa’nın faaliyetleri ve Hırvat güçlerinin saldırısına bağlar. Ancak anlatım ve bakış açılarında farklılıklar dikkat çekmektedir.

Selaniki, Hasan Paşa’nın sınırdaki fütuhatından övgüyle söz ederek sulhun bozulma keyfiyetini göz önünde bulundurmaz. Ardından Hasan Paşa’nın ölümünü bunu takiben Sinan Paşa’nın Macar Seferine çıkışını rutin ifadelerle anlatır. Bu durum onun hadisenin gerçek detaylarına sahip olmadığını göstermektedir.

Gelibolulu Mustafa Ali, savaşın başlamasıyla ilgili son derece isabetli görüşler ifa eder. Ona göre savaş iki taraf içinde istenmeyen bir durumdur. Eskiden beri sınırda süren gizli ve gayriresmi çatışma halinin varlığı büyütülüp mesele haline getirilmez. Ancak Hasan Paşa faaliyetleriyle sulhun bozulmasında belirleyici olmuştur. Hasan Paşa’nın ölümünü Sinan Paşa kendi şahsi ihtirasları için kullanmıştır. Kabahati Sinan Paşa’ya yüklemiştir.

Peçuylu İbrahim, Sinan Paşa rakibi Ferhad Paşa’nın başarısını alt planda bırakacak bir başarıya imza atmak için Avusturya seferine çıktığını ifade eder. Hasan Paşa’nın ölümünü de savaşı başlatmak için kullandığını söyler. Bundan dolayı savaşın tüm suçlusunun Sinan Paşa olduğunu vurgular. Ancak Peçuylu’nun Sinan Paşa’nın rakibi olan Lala Mehmed Paşa’nın hizmetinde bulunduğu ve olaylara bu şekilde baktığı unutulamamalıdır.

Hasan Beyzade, Sinan Paşa’yı savaşın sebebi olarak gösterir. Bosna olaylarını bahane ederek sefere çıkmasındaki amacın Ferhad Paşa ile olan çekişmesin tesiriyle gerçekleştiğini vurgular. Diğerlerinden farklı olarak Beyzade Bosna olayları sırasında sadece Hasan Paşa’nın değil Hırvat güçlerinin de tecavüz ve saldırıların olduğuna değinir.

Topçular Katibi Abdulkadir Efendi, Bosna olaylarında Hırvatların barışı zedeleyecek hazırlıklar yaptığını hatta ilk saldıranın onlar olduğunu, Hasan Paşa’nın bunu önleyici hareketlerde bulunurken hayatını kaybettiğini bildirir. Açık bir şekilde karşı tarafın barışı bozduğunu yazan Abdulkadir Efendi bu tavrıyla diğer yazarlardan ayrılır. Onun kimseye bağlı olmaksızın içeriden bir savaşçının gözüyle neşretmesi önemli bir ayrıntıdır.

Mustafa Safi Efendi, Avusturya birliklerinin barışı bozduklarını açıkça dile getirir.

Bütün bu durum çağdaş tarihçilerin mensup oldukları muhitin etkisi altında olaylara baktıklarını, ancak birbirlerini tekrarlamayıp farklı bilgilerle hadiseye açılım getirdiklerini gösterir.

 

Zitvatorok Antlaşması

Osmanlı siyaset ve diplomasi tarihi için son derece önemli olan bu antlaşmanın tarihçilerin ilgisi dışında kaldığı anlaşılmaktadır. Öyle ki hiçbiri anlaşma metnine yer vermemiştir. Bu durumu Feridun Emecen iki taraf için ciddi toprak kaybının söz konusu olamaması ve kötüye giden doğu cephesi ile Celali hadiseleriyle açıklamaktadır. Diğer taraftan tarihçiler imzalanan anlaşma konusunda farklı bakış açılarına sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Mustafa Safi, Barışın gelişimini Erdel kralı Bockay’ın Osmanlı tarafına geçmesine, Avusturyalılar ile savaşıp onların birçok kalesini almasına bağlar.

Mehmed b. Mehmed, Matyaş’ın 13. Yıl boyunca süren savaşta 100.000 kişiyi harplerde kaybetmesiyle Eğri ve Kanije gibi kalelerinin elden çıkmasına bağlar.

Peçuylu İbrahim, barış şartları ve maddelerinden bahsetmez hiçbir yorum da getirmez. Boçkai’nin Osmanlı tarafına geçmesi ve kendisine taç giydirilmesinin Habsburgları barışa zorladığını yazar.

Topçular Katibi Abdulkadir Efendi, Estergon’un alınışı ve Erdel kralının Osmanlı’ya itaat edişinin barış talebini getirdiğini yazar.

Genel itibariyle Osmanlı kronik yazarları barışı Erdel kralı Bockai’nin Osmanlı tarafına geçişine ve Estergon’un alınışına endekslerler. Barış talebinin ise Habsburglardan geldiğini özellikle vurgularlar. Özellikle Osmanlı kamuoyunda farklı algılanabilecek iki hükümdarı hukuken eşit duruma getiren madde üzerine temas edilmemesi dikkat çekicidir. F. Emecen bunu ustalıkla gözden kaçırma ve önemsizleştirme olarak açıklamaktadır. Zira o tarihçiler için Osmanlı devasa görüntüsü devam etmekteydi.

 

 

Osmanlı Taşrasında Bir Celali Yıkımının İzleri: Tavil Halil’in Kütahya (Kazaları) Baskını ve Sosyo-Ekonomik Yansımaları – Süleyman Polat

 

Fatih Sultan Mehmed 1451’de Anadolu Beylerbeyliği’nin merkezini Ankara’dan Kütahya’ya taşımıştı. Celali İsyanları sırasında Kütahya en büyük tehlikeyi Deli Hasan İsyanı sırasında yaşadı. Deli Hasan ve taifesi önce Tokat ardından da Ankara’ya yöneldikten sonra Kütahya’ya girdi. Reayanın malını yağma etmenin yanında, evleri yakıp, birçok insanı öldürdüler. Bundan sonra durumunu daha fazla sürdüremeyeceğin anlayan Deli Hasan Affedilme yolları armaya başladı. Bu doğrultuda affedilip Bosna Beylerbeyliğine atandı.

Deli Hasan tehdidinin ortadan kaldırılmasıyla Celali tehlikesi dinmedi. Bundan sonra Celali kuvvetlerinin başına dört farklı reis geçti. Bunlardan Tavil Halil Orta Anadolu’da faaliyette olanıdır. Anadolu’da devam eden bu isyan dalgasını bastırmak için Vezir Davut Paşa Anadolu serdarı kılınmış lakin acemiliğini ve mühimmat eksikliğini sebep göstererek sefere çıkmamıştır. Bunun üzerine Vezir Nasuh Paşa Anadolu muhafızı vazifesiyle görevlendirildi. İsyancı Tavil Halil üzerine giden Nasuh Paşa 12 Kasım 1605 tarihinde Bolvadin’de vuku bulan çarpışmada yenildi. Bunun üzerine Kütahya’ya çekilmek zorunda kaldı.

Bolvadin yenilgisinin ardından bölge halkının tek sorunu Celali baskınları değildi. Nasuh Paşa ve birliklerinin Kütahya’ya çekilmesinden sonra halk farklı bir baskının altına girdi. Nasuh Paşa’nın görevlendirdiği adamlar halktan vergi toplaması pek çok karmaşaya yol açtığı gibi reayanın vergi yükünü arttırdı. Halkı zor duruma düşüren bir başka durumda Aydın ve Saruhan Muhassılı Mehmed Paşa’nın halktan sekban toplamasıydı. Celali baskınları sırasında halkın hem eşkıyalar tarafından yağmalandığı hem de devlet görevlileri tarafından istismara uğradı anlaşılmaktadır. Birbirine müteakip gelişen bu baskınlarda Kütahya ve çevresindeki pek çok kaza tahrip edilmiş reaya toprağını terk etmek zorunda kalmıştı.

Nasuh Paşa’nın Görevlendirdiği Adamların Vergi Toplama Esnasında Yol Açtıkları Olaylar

Vergi toplama işi kadılar tarafından yürütülüyordu. Zira Paşa’nın gönderdiği adamlar bu görevi cebren üstlendikleri gibi belirtilen miktarın üzerinde vergi talep ediyorlardı. Bu nedenle kadılar merkeze yazdıkları arzlarda bu suiistimali bildirdiler. Kütahya Livası’nda görev yapan kadıların merkeze gönderdiği bu arzlar bölgede yaşanan yıkımın yanında taşra idaresinde meydana gelen problemleri de göstermektedir. Zira isyanların bastırılmasının ardından adaletname yayımlanması bölgedeki durum hakkında bize önemli ipuçları vermektedir.

Şikayet konusunda iki husus ön plana çıkmıştır. İlk vergi toplama yetkisinin kadılarda olmasına rağmen Nasuh Paşa’nın adamları tarafından toplanmasıydı. Öte yandan Nasuh Paşa yetkiyi kendi üzerine alması son derece olağan bir durumdu. Diğeriyse Nasuh Paşa’nın adamlarının talep ettiği vergi miktarıydı. Hanelerden aldıkları verginin tutarsızlığına bakılınca şikayetlerde haklılık payının olduğu anlaşılıyor.

Bedel-i kürekçi, bedel-i zahire, bedel-i nüzul olmak üzere üç farklı vergi toplanmaktaydı. Bunlardan bedel-i nüzul tıpkı avarız gibi olağanüstü vergilerden olup ilk zamanlarda ayni olarak toplanıyordu. Daha sonraları değişen ihtiyaca göre nakdi şeklinde de gerçekleşmeye başladı.

 

Celali İsyanları (1591-1611) – Fatma Acun

Genel kanı itibariyle 17. yy başlarında Avrupa’da genel bir krizin yaşandığı konusunda araştırmacılar hem fikirdir.  Bunun başında nüfus artışı gelmektedir. Bunu takiben merkezi otoritenin yitirilmesi ve buna bağlı olarak gelişen isyanlar söz konusu olmaktadır. Benzeri türden olaylara Osmanlı tarihinde de rastlamaktayız. Osmanlı’daki nüfus artışı toplum düzeninin bozulmasına yol açmıştı. Yeni dünyadan gelen gümüşün giderek artan miktarda Osmanlı ülkesine girmesi akçenin değerinin düşmesine ve enflasyonun artmasına neden olmuştur. Buna yeni orduların kurulması tabiatıyla hazineye daha fazla yük getirmesi de eklenince ekonomik nedenlerden isyanlar ortaya çıkmıştır.

XVI. yüzyılın son on yılı ve XVII. yüzyılın ilk on yılında devlet düzenine karşı başkaldırılar Celali İsyanları adıyla bilinmektedir. Devlet politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıktığı günümüz araştırmacıları arasında hakim olan bir görüştür. Bu süreç modern devletin oluşumunda bir aşama olarak değerlendirilmektedir. XVII. yüzyılda İmparatorluk merkeziyetçiliğin giderek azaldığı, mahali aristokrasiye dayalı idare sisteme geçmeye başladığı dönem olmuştu. İşte bu mevcut düzendeki boşlukları suiistimal etmek amacıyla Anadolu’daki başıboş ücretli askerler yağma ve zorba hareketlere girişmişlerdir. Hakiki anlamda devlete karşı olmamışlardır. İstedikleri yalnızca daha iyi makamlara gelmekti. İsyanlarının başlangıcı olarak neredeyse bütün kaynaklar Haçova Savaşı esnasında yapılan yoklamada bulunamayanların firari sayılacağı ve tutuklanarak idam edileceğine dair Cağalazade Sinan Paşa’nın emrine atıfta bulunurlar.

 

Karayazıcı

Esas adı Abdulhalim olan Karayazıcı’nın bu lakabı Halep paşasına katiplik yaptığı için aldığı anlaşılmaktadır. Bulunduğu sancakbeyi görevden alınmasının akabinde boş kalan Karayazıcı Anadolu’da bulunan çetelere katılmıştır. Zamanla onların lideri haline gelen Karayazıcı köylere yağmaya dahi başlamıştır.

Karayazıcı’nın gücünü kırmak ve düzeni sağlamak için görevlendirilen Beylerbeyi Hasan Paşa görevini ifa etmek yerine Karayazıcı’ya katılmıştı. Daha sonra üzerine gönderilen Mehmed Paşa ile vurkaç taktiğiyle mücadele ettiğinden Osmanlı ordusu kesin bir sonuç alamıyordu. Bunun üzerine onunla bu şekilde baş edemeyeceğini anlayan merkez, bir ferman göndererek onu Amasya sancakbeyliğine atamış. Öte yandan Naima onun bağımsız bir hükümet kurmak istediğine değinmesi dikkat çekmektedir. Çünkü diğer kronik yazarları böyle bir ihtimalden söz etmemektedir. Karayazıcı daha sonra Çorum sancakbeyliğine gönderildi. Ancak burada güvenliği sağlamak yerine yağma ve talan yaptı. Üzerine gönderilen ordulardan dağlara kaçarak saklandı. Bu sıralarda tamamen doğal sebeplerden öldü.

Deli Hasan

Karayazıcı’nın taraftarları kardeşi Deli Hasan etrafında yeniden toplandı. O isyan hareketinin bir sonun olmadığının farkındaydı. Kardeşi gibi imparatorluktan ayrılmak istemiyordu. Bu doğrultuda merkezden af dileyip görev talebinde bulundu. Affedilmesinin akabinde Bosna Sancakbeyliğine tayin edildi. Burada Avusturyalılara karşı savaşsa da onun Osmanlı’ya tam anlamıyla sadık olmadığı anlaşılmaktadır. Öyle ki Venedikliler ve Papa ile ihanete varan yazışmaları bulunmuş. Resne Kalesi’ni 100.000 altın karşılığında satmayı düşündüğü öne sürülmektedir. Merkezin bu faaliyetlerden haberdar olması üzerine 1606’da idam edildi. Celalilerle barışma politikası böylece başarısızlıkla sonuçlandı.

 

Tavil Halil

Eşkiyalık faaliyetleri göreve atanarak sonlandırıldı. Bağdat Beylerbeyliğine getirilmiştir.

 

Kalenderoğlu Mehmed

Tavil Halil’in Anadolu’dan ayrılmasından sonra en önemli Celali durumuna gelerek ünlenmişti. Çeşitli yerlerde Osmanlı ordularıyla çarpışmış genelde başarılar kazanmıştı. Devlet onu durdurmak için Ankara sancakbeyliği teklif etti. Mehmed teklifi kabul edip şehre gitti. Ancak şehre girmesine kadı tarafından izin verilmedi. Buna neden olan iki olasılık gözükmekteydi ilki şehri yapacağı tahribattan koruma ikincisi ise kadının gizlice Murad Paşa ile haberleştiğidir. Nihayetinde Osmanlı ordularının gelmesiyle Ankara’dan çekildi. Daha sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yağma faaliyetlerini devam ettiren Mehmed’ın birlikleri Kuyucu Murad Paşa tarafından Göksün Ovası’nda dağıtıldı.

 

Canbuladoğlu Ali

Canbuladoğlu ailesi Kilis’ten Halep’e kadar olan bölgeyi bir nesildir idare ediyordu. Amcasını ölümü üzerine Canbuladoğlu Ali bölgenin idaresine geçti. Burada İranlılarla iş birliği yapmaya başladı. Zamanla kendi adına para bastırıp hutbe okuttu ve kendini Suriye Krallığı’nın Prensi ilan etti. Bunun üzerine Kuyucu Murad Paşa görünürde İran fakat gerçekte ise Canbulatoğlu İsyanını bastırmak üzere sefere çıktı. Oruç Ovası’nda vuku bulan savaşta Canbuladoğlu yenildi ve esir alınarak İstanbul’a getirildi. Bundan sonra Temeşvar beylerbeyliğine tayin edildi. Burada bir yıl kaldıktan sonra Belgrad’a kaçtı.  Kuyucu Murad Paşa’nın 1610 yılında girişimiyle öldürüldü. Yağma amacıyla Celalilerin Anadolu’yu baştan sona kat etmeleri karşın, Canbuladoğlu bölgesinde kalmıştır.

Canbuladoğlu isyanının bastırılması ile Celali İsyanları sona ermiş bunu simgelemek üzere 1609 yılında Sultan Ahmed Camii’nin yapımına başlanmıştır.

 

 

Makaleden Notlar

Kanuni döneminde devlet düzeninin merkezi biçimde işlemesi için gerekli kurumlar ve kurallar belirlemişti. XVII. yüzyıl nasihatname literatürü yazarları Kanuni’nin saltanat yıllarını, Osmanlı toplumunun her bakımdan mükemmel biçimde işlediği ve kanun ve adaletin geçerli olduğu bir döne olarak tasvir etmektedirler. Kanuni sonrasında rüşvet, düzensizlik ve adaletsizliğin yayıldığı dönem olarak bahsetmektedirler. Gerçekte ise Kanuni dönemi aşırı ideal ve her şeyin kanuna, nizama bağlandığı ne de kendi yaşadıkları dönemin şartları tasvir ettikleri kadar vahimdir. Yazarların devlet ve toplumu gözlemlerken, hariçte meydana gelen olaylar yerine yalnız dahildeki meydana gelen değişimlere yoğunlaştığı dikkat çekmektedir.

İmparatorluğun yayılmasının durması nedeniyle hazine gelirleri azalmış. Bundan sonra tek düzenli gelir kaynağı olarak vergilere yönelmiştir. Öyle ki zaman içinde bu gelirler servet sahibi kişilere satılmaya başlanmıştır. Öte yandan bu durum uzun vadede siyasal ve sosyal sistemin çöküşüne neden oluşsa da kısa vadede savaş masraflarını karşılama bakımından anlamlı görünmekteydi.

Avrupalı devletler arasında merkantilist ekonomik sistem ön plana çıkarken Osmanlı’da uygulanan provizyonist politikalar tam anlamıyla Avrupalıların ekmeğine yağ sürmüştür.

 

 

 

[1] Mehmet Öz, Osmanlı’da Çözülme ve Gelenekçi Yorumcular, Dergah Yay.,6. baskı, İstanbul.

[2] Bu kısmın büyük bir bölümü Açıköğretim notlarından alınmıştır.

[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/II._Selim

[4] Alıkoyma.

[5] Prof. Dr. Mücteba Ilgürel, Zirveden Dönüş: II. Selim’den III. Mehmed’e, Erişim: https://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=381808

[6] A.g.m.

[7] Katledilenlerin akıncı ocağına mensup kuvvetler oluğu bilinmektedir.

[8] Öldürdüğü isyancıların kellelerini kuyuya attırdığı için bu lakabı aldığı söylenmektedir.

[9] Bu iddiaların sağlam bir mesnedi yoktur.