Osmanlı Sosyal İktisat Tarihi Ders Notları

Anadolu’daki İktisadi Durum

Anadolu’ya her ne kadar 13. asırda Türkiye deniyor olsa da kaynakların ifadesiyle nüfusun büyük çoğunluğu Ermeni ve Rum idi. Türkler Anadolu’ya ilk girdiklerinde yerleşik olanlardan ziyade konargöçer olanlar bilhassa asker olanlar geldiler. 1180’lerde ki bu kısmi göçlerden sonra 1220 Otrar Faciası’ndan ardından Cengiz önünden kaçan Horasanlılar Anadolu’ya göç ettiler. Ayrıca Abdallar da bu dönemde Anadolu’ya geldiler. Bu göç dalgasının neticesinde Anadolu’daki Türk nüfusu ciddi oranda arttı.

Selçuklu Devleti’nin, ticareti geliştirmek için yoğun bir çapa harcadığı anlaşılmaktadır. Alanya, Antalya ve Sinop limanları fethedildi. Ülkenin çeşitli yerlerine yapılan yollar ve bu yollar üzerine de hanlar yapıldı. Bu hanlarda kervanlar üç gün boyunca misafir edilirdi. Bu sayede bölgede güvenlik sağlandı. Tüm bu faaliyetler neticesinde ticaret, Selçuklu Devleti döneminde Anadolu topraklarında oldukça gelişti. Ancak, 1243 yılında Selçuklu Devleti Kösedağ Muharebesi’nde Moğollara yenildi.  Bundan sonra Selçuklular Moğol tahakkümü altına girdi. Moğol sömürüsüne rağmen 1277 yılına kadar Anadolu inkişafına bir şekilde devam etti. Bunu biz bu dönemde yapılan seçkin eserlerden anlamaktayız. Zira Selçukluların mimari eserlerinin tamamı 1230’dan sonra yapılmıştır. Ancak bu durum fazla sürmedi. Siyasi bozulma ve Moğol valilerinin isyan halinde oluşu ticareti olumsuz anlamda etkiledi. Türkmenlerin de dağlık bölgelere çekilmeye başlamasıyla Anadolu giderek ıssızlaştı.

Bu Türkmenlerden birisi de Eskişehir Uç’una kurulan Osmanlı Beyliği idi. bir Türkmen beyliği özelliği taşıdığı için kendi kendine yeten kapalı bir ekonomisi vardı. Osmanlılar ancak Bursa’ya geldiğinde yerleşik olup şehirleşme başladı. İlk kez Orhan Gazi döneminde ticari ilişkiler başladı. Özellikle Cenevizlilerle kurulan ticari ilişkiler dikkat çekmektedir.

Diğer taraftan gazanın önemi de çoktu, her yapılan fetih toprakların genişlemesine, ekonominin büyümesine, nüfusun artmasına vesile oldu. Özellikle Meriç Havzası ele geçirildikten sonra burası cazibe merkezi oldu. Osmanlı Devleti, Rumeli’nin tarımından elde ettiği gelir sayesinde ekonomisini geliştirdi. Bayezid döneminde zekat verilecek kimsenin bulunmadığı kaynaklara yansımıştır. Ancak Fatih döneminden itibaren sürekli yapılan savaşlar altının ve gümüşün kıtlığı, Osmanlı ekonomisini sarsmaya başladı. Bu dönemde şahıslar da para basabiliyorlar fakat akçanın korunmasına özellikle kalpazanlara karşı müthiş sert mücadeleler mevcut. Yavuz’un, Mısır seferiyle hazineye giren gelir önemli bir miktar vergi açığını kapamakla birlikte anlatıldığı gibi abartılı bir şekilde hazine dolmamıştır. Kanuni muhteşemdi bunun bedeli çok ağır oldu. Kanuni karşında eski Avrupa yoktu. Osmanlı Dört cephede birden savaşmıştır. Ekonominin bozulması, düzenin bozulması, enflasyonun artması ve ilerde Celali İsyanları’nın çıkmasına vesile olmuştur. III. Murat’a gelindiğinde fiyatlar 3 kat artmıştır. Celali İsyanları’nın yaşandığı 1500’lü yıllarda enflasyon çok daha artarak %60’lara çıkmıştır. Bu döneme kadar halkın refah düzeyi iyiydi. 1750’li sonrası Avrupa’da sanayi İnkılabı başlamış sonra durum tersine dönmüştür.

1770 yılı Osmanlı tarihinde dönüm noktasıdır. Bu yıl Ruslar karşısında hem karada Kartal Sahrası’nda hem de denizde, Çeşme’de, yenilgiler alındı. Aynı dönemde dokumanın merkezi olan Halep ve Bursa’da 4000 olan dokuma tezgahlarının sayısı 400’e düştü. Siyasi açıdan Osmanlı artık kendi kendine yeterli konumdan uzaktı. Halbuki 10 sene önce Osmanlı hem Rusları Hem Avusturya’yı mağlup edebilmişti. Bu dönemde ekonomiyi düzeltme hamlesi olarak iç borçlanma sistemi değiştirildi. Mukatalar Malikane sistemiyle ömür boyu olarak verilmeye başlandı.

Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu bir dönemde Viyana ikinci kez kuşatıldı. Fakat bu kuşatma Osman Devleti için sonun başlangıcı oldu. Kuşatmada alınan bozgunu 16 yıl boyunca Rusya, Avusturya, Venedik, Lehistan ile dört cephede savaşlar izledi. Bu durum 1699 Karlofça Antlaşması ile sonlandı. Bu kez Osmanlı Devleti 1768-1774 Rus savaşı nedeniyle değerli madenlerini eritip darphaneye göndermiştir. Diğer taraftan devlet artık işlemez olan malikane sistemini değiştirip Esham sistemine geçti. 19. yüzyılda Avrupa’nın sürekli sanayileşmesinin karşısında Osmanlı iaşe sisteminden vazgeçmediği için açık pazar haline geldi. Öyle ki 1840’lardan itibaren iç borçlanma yetmemeye başladı. Avrupalılar bize borç verme teklifinde bulundular.  Devlet idaresi bu durumu tartışıp Batı’dan para almayı kabul etmedi. Borcun Fas’tan alınması gündeme gelse de bu da gerçekleşmedi. Daha sonra ise Kırım Savaşı’nın ardından İngilizlerden ilk defa dış borç alındı.  1880’lü yıllarda batılılardan Osmanlı’ya verilen para da doğru değerlendiremedi. Abdülhamit tahta çıktığında düvel-i muazzama devletleri Osmanlı’dan borçlarını istedi. Batı Anadolu’da Düyun-ı Umumiye kuruldu. Bunun neticesi ağır oldu. Özellikle Anadolu’da tütünü ucuza vermek istemeyen birçok kişi öldürüldü. II. Abdülhamit’in dirayetli politikasıyla borçlar azaldı. Ancak, 1913 yılında, savaş öncesinde,  İttihat ve Terakki yeniden borç aldı. Cumhuriyet idaresi bu borçları Osmanlı’dan kopan topraklara dağıttırdı. Türkiye tecrübelerinden ders almamış olacak ki 1957’den itibaren yeniden borçlanmaya gitti. 1950 ile 1960 yılları arasında alınan dış borçlar idare edilecek düzeydeydi. Fakat 1990’larda KİT’lerin yani devletin sahip olduğu ekonomik değerler,  Sümerbank, şeker ve çimento fabrikaları gibi bunların ağır açıkları yüzünden devlet ağır borçlanmaya gitti. Özelleştirmeler yapılmaya çalışılsa da Anayasal engeleler sonucu pek başarılı olunamadı. 1999’daki krizin ardından 2001 yılında Türkiye tarihinin en büyük krizi yaşandı. Bir gecede faizler %7000’e çıktı. Günümüz itibariyle bu borç devam etmekte ve yönetilebilir düzeydedir.

 

Osmanlı Devleti’nde İktisadi Anlayış

Osmanlı Devleti’nde iktisadi anlayışın temelini Türk gelenekleri ve İslam kültürü oluşturmaktaydı. Eski Türk devlet geleneklerine göre hükümdarın adil olması, halkını doyurması, giydirmesi, koruması gerekliydi. Diğer taraftan Osmanlı her ne kadar şeriat devleti olmasa da şeriatı referans alan bir devletti. Bu yüzden halkını Rabbinin emaneti olarak görür ve halkı rahat ettirmeye çalışırdı. Müslüman ve gayrimüslimi eşit görür ve eşit davranırdı. Azınlıklara dinlerini, dillerini ve kültürlerini serbestçe yaşama hakkı verirdi. Bu durumun tesiriyle azınlıklar kültürlerini günümüze kadar koruyabilmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin hizmetinde bulunan gayrimüslimlere zımmi denmekteydi. Sonuç olarak Osmanlı temelde halkın refahını istese de, kendi otoritesini sarsacak kişisel zenginliğin de önüne geçici uygulamalarda bulunmuştur.  Mesela İslamiyet’te piyasa serbest olsa da Osmanlı’da değildi. İsteyen istediği fiyattan mal satamazdı. Ürünlerin fiyatları kadı tarafından sicil defterine kaydedilirdi. Kimse belirtilen fiyatın dışına çıkmazdı. İşte bu sisteme Narh denirdi. Bu sistem Osmanlı’nın son dönemine kadar devam etti.

Osmanlı’nın taşradaki idare birimi Sancaktır. Taşradaki sivil idarenin başı Kadı’dır. Osmanlı’nın kırsaldaki toprak sistemine Çifhane denir. Devlet bölgedeki her haneye 80-100 dönüm arasında bir çift toprak verir. Bu arazi bir çift öküzün süreceği kadardır. Yemen de ise yarım çift toprak verilir. Buna da Nin denirdi. Nin altında dağıtılan toprağa da Bennak adı verilirdi.  Batı Karadeniz’de toprak az olduğu için birkaç haneye ortak toprak verilir buna da Şirkhane uygulaması denirdi. Diğer taraftan Osmanlı’da herkes istediği kadar toprak elde edemezdi. Devlet bunu denetler ve eşit olarak dağıtırdı. Topraklar mülke dönüştürülemezdi. Böylelikle serbest piyasa oluşmasına engel olunurdu. Celali İsyanları’nda gayri meşru çiftlikler kurulsa da devlet bunların tamamını ya yıktı ya da el koydu. Bu durum toprak idaresinin devletin tekelinde olduğunun delilidir.

 

İaşe

İaşe sisteminde çok mal, kaliteli mal, ucuz mal ilkesi hedef olarak belirlenmiştir. Üretimde bir malını yokluğu da çok kötüdür, fazlalığı da çok kötüdür. Yokluğu kıtlık oluşturur, fazlalığı üretimi durdurur. Osmanlı Devleti bu hususa dikkat etmiştir. Ticaret yollarının değişmesi, Avrupa’nın zenginleşmesine ve hatta devlet kademelerindeki anlayışın değişmesine rağmen iaşe sistemi devam ettirilmiştir. Ancak 1770’de Avrupa’da meydana gelen Sanayi İnkılabı ile Osmanlı ile Avrupa arasında üretim ve ticaret farkı oluştu.  Osmanlı her ne kadar bu durum karşısında zorlansa da İaşe sistemini 1874’e kadar sürdürdü. Fakat, İaşeci anlayışla yola devam eden devlet, merkantilist ekonomiye geçen Avrupa’nın adeta yemi oldu.

Fiskalizm

Ekonomide devletin gelirlerini artırmayı ve giderlerini daraltmayı amaç edinen bir mantık ile hazinenin gücünü sürekli artırmaya çalışan ve güçlü kalmasını isteyen vergi kaçağını sıkı bir denetimle önlemeye çalışan sisteme Fiskalizm yani gelircilik denirdi. Fiskalizm, çok kazanç elde etmek, yani sermaye demek idi. Osmanlı klasik dönemde bunun olması mümkün değildi. Osmanlı hazinesi hiçbir zaman tam dolmadı.  Çünkü tarım ve ulaşım ilkeldi ve ticaret gelişmemişti. Üstelik devlet yüksek masraflı savaşlar yapmaktaydı. Yavuz, Mısır’ı ele geçirdiğinde hazine dolmuşsa da bu durum geçici olmuştur.

 

Dünya Ticaret Merkezi

Günümüzde tarım, sanayi, ticaret ve hizmet olmak üzere dört önemli ekonomik sektör vardır. Eski dünyada ise sadece tarım ve ticaret sektörleri söz konusu idi. Nitekim bu dönemde tarım son derece ilkeldi. Ticarette de çok sıkıntılar mevcuttu. Ulaşım son derece zor hatta imkansızdı. Masraflar çoktu. Öyle ki büyük sanayi ham maddeleri (petrol, kömür) naklini ancak 19. asrın sonlarına doğru gelişen demir yoları ile olmuştur.

Eski dünya denince akla Avrupa ve Asya gelmektedir. Buna Afrika’nın kuzeyi ve doğusu yanı mağrip, Fas, Cezayir de eklenebilir. Afrika içleri 1580’lerde kadar bilinmiyordu. Ancak aynı asrın sonunda buralarda sömürgeci güçler tarafından keşfedilip paylaşıldı. Diğer taraftan ABD ve Avusturalya henüz keşfedilmemişti. Avrupalılara göre Çin’den ötesi karanlıklar ülkesiydi. İşte böyle bir dünyada ticaret iki kesim arasında yapılmaktaydı. Asya ve Avrupa arasında birde Kuzey-Güney ticareti vardı.

  1. ve 16. yüzyıllar arasında dünya ticaretinin merkezi, Doğu Akdeniz şeridinin yukarı ucu Antakya’ dan (İskenderun) başlayıp Mısır’ın denize açılan kapısı İskenderiye’ye kadar olan bölgedir. Ancak bu durum Coğrafi Keşiflere kadar sürmüştür. Bu ticaret Asya ve Avrupa arasında çift taraflı olarak yapılmaktaydı. Nitekim daha alıcı pozisyonda olan taraf Avrupa idi. Avrupalılar bu durumu dengelemeye çalışmışlardır 13. asırda durum dengelenip 16. Asırda ise işler tersin dönmüştür. İlk etapta bu ticaretin iki tarafını da Araplar kontrol ediyordu. Yani Akdeniz şeridinden alınan mal Kuzey Karadeniz’e, İtalya’ya ve İspanya’ya Müslüman denizciler tarafından naklediliyordu. Hem Baharat hem de İpek Yolu ticareti Müslüman tacirlerin elindeydi.

 

Bağdat

Akdeniz ticaret ağını kim kontrol ediyorsa onun çok zengin olacağı aşikardı. Bu ticaret ağının kollarında olanlar dahi önemli bir zenginliğe erişiyordu. Öte yandan 1258 yılına kadar coğrafyanın tek hakimi Abbasiler yani Müslüman Araplardı. Bu güçlü ticaret ağına sahip olan Abbasilerin başkenti Bağdat o dönemde hayal bile edilmeyen bir refahı yaşıyordu. Ayrıca bu ticaret ağında faydalanan Antakya, Halep, Beyrut, İskenderiye, Kahire ve Dimeşk (Şam)  gibi kadim şehirlerde bulunmakta idi. Bu dönemde bu şehirler önemli ticaret istasyonlarıydı.

Esasen zenginlik ise Abbasilerin başkenti Bağdat idi. Bağdat o dönemde refahın ve ihtişamın şehriydi. Şehir zenginliğin etkisiyle çok iyi derecede imar ve iskan edilmiş olup kanallar, binalar ve köprüler yapılmıştı. Bağdat sarayları dünya modasının merkezi haline gelmişti. Bağdat çıkışlı elbiseler tüm dünyada revaçtaydı. Ayrıca şehir ilaç sanayinin merkezi haline gelmişti. Zenginlik arttıkça medreseler açıldı bilim adamları getirildi. Latince, Yunanca, Hintçe ve Süryanice eserler Arapçaya çevrilip medreselerde okutulmaya başlandı. Fen ilimlerinde ve İslami ilimlerde büyük gelişmeler kaydedildi. Tüm ilim adamları Bağdat’ta toplanmış. Açılan üniversitelerde edebiyat, felsefe, cebir, mantık alanında zirveye ulaşıldı. Ancak bu imkanlar neticesinde sapkın fikirler de ortaya çıktı. Hatta bu fikirlere dair kitaplar basıldı. Bağdat’ın nüfusu çağdaşı olan şehirlerle mukayese bile edilmez ölçüdeydi. Ortalama şehirlerin nüfusu 10.000 ve 20.000 iken Bağdat’ın nüfusu 1 milyona ulaşmıştı. Bağdat, İslam kültür medeniyetinin başkenti oldu. Sonra Türkler bunu Maveraünnehir taşıdılar. Daha sonra ise medeniyetin gücü Avrupa devletlerinin eline geçti onlar bu gücü günümüze kadar getirdiler.

 

Ticaret Yolları

İpek Yolu (Kara yolu)

İpek Yolu, dünya tarihinde kökleri çok eskiye dayanan kadim bir yoldur. Adını o dönemde dünyanın en pahalı giysisi olan ipeğin bu yolda taşınmasından almıştır. Zira İpek, o dönemde şatafat ve lüksün göstergesi ve statü ölçütüydü.  Osmanlı, Bizans, Abbasi saraylarında hatta Avrupa’da bile revaçta olan bir üründü. O dönemde özellikle Çin önemli bir İpek üreticisi olarak dikkat çekmektedir. Her ne kadar adını ipekten alıyor olsa da bu yolda farklı eşyalar da taşınırdı. Porselenler o dönemde zenginlerin sofralarını süslemektedir. Öyle ki bugün Topkapı Sarayı’nda sergilenen porselenlerin büyük çoğunluğu Çin’den alınan mamullerdir.  Padişahlar için yemeğe zehir katılıp katılmadığını gösteren tabaklar Çin’den getirilmiştir. Bir diğer dikkat çeken ürün de boyaların ham maddeleridir.

Bu uzun ticaret ağı için, tabiat şartları ve güvenlik olmak üzere iki temel zorluk söz konusudur. Zorlu bir coğrafya olan Asya’da kışları oldukça sert yazlar ise çok sıcaktır. Bununla birlikte gündüz ile gece arsındaki sıcaklık farkı fazladır. Bu iklimsel farklılığın yanında coğrafi olarak kervanlar, dağlardan ve iki farklı çöl üzerinden geçmek zorundaydılar. Tüm bunların yanında değerli mallar taşındığından güvenlik de önemli bir sorun idi. Tüm bu sorunların etkisiyle yolculuk için her zaman kervanlar kullanılırdı. Kervanların başında da muhakkak rehberler bulunurdu. Bu kervanlar birbirine bağlanmış gruplar[1] şeklinde genelde 1.000 kişilik basit kervanlardan ziyade 10.000, 20.000 kişilik büyük kervanlar idi. Coğrafyanın zorluğundan dolayı çöllerde develer, dağlarda ise at ve katırlar kullanılırdı.

Geniş bir coğrafi yapıda bulunan bu yol birçok devletin sınırından üzerindeydi. Kervanlar geçtikleri her sınırda vergi ödemek zorundaydı. Ödenen bu gümrük vergileri malların fiyatını da etkiliyordu.  Moğollar bölgeyi ele geçirip bu coğrafyanın geneline sahip olunca geçilen sınırlar azalmış buna bağlı olarak da bu yoldan gelen ürünlerin maliyeti düşmüştür.  Ayrıca bu yol devletler için önemli bir zenginlik kaynağıydı. Bu durumun etkisiyle Göktürk ve Sasaniler bu yolun hakimiyeti için savaştıklarını görmekteyiz.

Takriben 10.000 kilometre uzunluğunda olan İpek Yolu, Pekin’den başlayıp Doğu Akdeniz’e kadar gelmektedir. Pekinden çıkan anayol Gobi Çölü’nü geçerek Doğu Türkistan’a gelir. Buradan devam ederek Maveraünnehir gelir ve burada ikiye ayrılır. Bir kol Balkaş Gölü altından Tanrı Dağları’nı geçerek Aral Gölü üzerinden Deşt-i Kıpçak yani Kıpçak bozkırlarını geçer ve Hazar Denizi üzerinden Azak Denizi’ne ulaşır. Bundan sonra Azak Denizi ile Karadeniz’in birleştiği Kefe ticaret merkezine gelir. Diğer kol da Semerkand’dan devam eden yol Horasan’a gelir. Tahran civarından geçerek Hazar Denizi’nin altından Tebriz’e varır. Burada yol ikiye ayrılır. Güney hattı Van Gölü üzerinden Erciş ve Bitlis’i geçerek Diyarbakır’a gelir. Oradan Urfa, Halep, Antakya’ya hattını izleyerek Payas’a ulaşır. Kuzey yolu ise Tebriz’den Erzurum’a gelir. İkiye ayrılır bu yol kuzeye giderek Trabzon’dan denize açılır. Diğer kol Erzurum’dan, Erzincan’da Yeşilırmak Vadisiyle Tokat’a gelir. Tokat bu ticaretten oldukça fazla fayda görmüştür.[2] Tokattan devam eden yol Osmancık üzerinden ikiye ayrılır bir kol İstanbul, diğer kol Bursa’ya gelir. 16. yy. başında ise Tokat’tan yeni bir yol Ankara’ya gelir. Oradan da İzmir’e ulaşır. İzmir 1580 yılında küçük bir kasaba iken batı Bu yolun etkisi ve Anadolu’nun ithalat ve ihracat kapısı olması sebebiyle 19. yüzyıla gelindiğinde 150.000 kişilik nüfusuyla Osmanlı Devleti’nin ikinci büyük şehri olmayı başardı.

İpek İran’da da üretilmektedir. Ayrıca son iki ailenin kaldığı Bursa’da da üretilmekteydi. Bursa’da Koza Han bu ürünün satıldığı yerlerdendi. Ayrıca Bursa’da İpek adında bir semt vardır. Günümüzde İpek Yolu yeniden canlandırılıp ABD’yi dünya ticaretinin dışında bırakma planları söz konusudur.

 

Baharat Yolu (Deniz Yolu)

Baharat Yolu, dünya ticaretinde en eski ve en öneli yollardan biridir. İpek Yolundan farklı olarak bu bir deniz yoludur. Yol üzerinde çok çeşitli mallar taşınsa da tıpkı İpek Yolu gibi adını ön plana çıkan ürünü olan baharattan alır.[3] Dönemin petrolü olarak kabul edilebilecek baharata sahip olabilme arzusu birçok savaşa sebep olmuştur. Zira baharat, zenginler için olmazsa olmazdı. O dönemde baharat bir statü göstergesiydi ve ilaç yapımında, eti saklamada, macun yapımında ve yemekleri tatlandırmada kullanılırdı. Bu yolda ayrıca koku ürünleri de taşınırdı. Hacı yağı gibi kokular, tuvalet kültürünün gelişmediği Avrupa için olmazsa olmazdı. Ayrıca meşhur Hindistan çayı ve meşhur Hindistan kumaşı da önemli ticaret ürünlerdendi.  Baharatın temsil ettiği zenginliklere ulaşma çabası Vasco da Gama, Kristof Kolomb ve Macellan’ın yeni yerler keşfetmesine neden oldu. Bu büyük keşiflerle de Baharat Yolu eski önemini yitirdi.

Baharat Yolu, Çin’den gelen kolla birleşerek Hint Yarımadası’nın batısından başlayıp adanın doğusuna kadar gelir. Buradan sonra da Umman Denizi’ne gelerek iki kola ayrılır. İlk kol Basra Körfezi’ne yönelir ardından Şattülarap Nehri’nden ilerleyerek Dicle üzerinden Bağdat’a gelir. Umman’dan Bağdat’a uzanan bu kol burada ikiye ayrılır. Bir kol Fırat üzerinden kuzeye giderek Halep, Antakya ardından da Payas’a varır.[4] Diğer kol Bağdat’tan batıya doğru yönelip çölü geçerek Şam üzerinden Sayda’ya çıkar. Umman’dan ayrılan ikinci kol ise Aden körfezinden Kızıldeniz’e gelir. Buradan sonra iki küçük kola ayrılarak bir kol Şam’a öteki de Kahire üzerinden İskenderiye’ye ulaşır.

Baharat Yolu’nun okyanus şartları ve güvenlik sorunu olmak üzere iki zorluğu söz konusudur. Zorlu okyanus şartları sıradan gemilerin yolculuklarını tamamlamasına imkan vermiyordu. Bu yüzden okyanuslarda sağlam gemilere ihtiyaç vardı. Ayrıca bu uzun güzergahta taşınan değerli mallar korsanların iştahını kabartıyordu. Bunlardan başka Avrupalı gemiciler ki özellikle Portekizliler bu yolun güvenliğini için korsanlarla birlikte tehdit unsuruydu.

Ticaret yollarında sadece ürünler değil kültürler de taşınırdı. Zira İslamiyet’te misyonerlik olamamakla birlikte dinin yayılması siyasi ve ticari faaliyetlerle gerçekleşmişti. Bu noktada Baharat Yolu’nun rolü büyük olmuştur. Nasıl karayolu üzerinden giden tüccarlar arasına dervişlerin girmesiyle İslamiyet Orta Asya’da Türkler arasında yayıldıysa aynı şekilde deniz yoluyla ile yapılan ticarette de dervişlerin katkılarıyla (İbn-i Battuta) büyük olmuştur. Pakistan, Endonezya, Malezya, Filistin ve Hindistan’ın önemi bir bölümünün Müslümanlığa geçmesine etkili olmuştur.

 

Gerek İpek Yolu’ndan gerekse de Baharat Yolu’ndan gelen ürünler doğu Akdeniz’de toplanırdı. Bundan sonra ürünler Müslüman-Arap tüccarlar tarafından Batı’ya taşınırdı. Bu durum 12. yüzyıla kadar böyle devam etmiş bu yıldan itibaren Venedik ve Cenevizliler Arapların görevini alarak önemli bir gelir kaynağının sahibi olmuşlardır. Özellikle Venedik bu ticaret sayesinde ekonomik olarak oldukça gelişmiştir. Doğu Akdeniz’den gelen tüm mallar Venedik limanlarından Avrupa’ya dağıtılmasıyla Venedik, bütün Avrupa’nın limanı haline büründü. Öyle ki iç Avrupa ülkeleri Venedik’te depolar dahi satın aldılar. Venedik’in, Adriyatik’in en üst kısmında olması bu ticarette ön plana çıkmasında başrol oynamıştır.

 

Kuzey-Güney Yolu

Azak Denizi ile Karadeniz’in birleştiği noktada bir liman kenti olan Kefe, Kuzey-Güney Yolu’nun merkezidir. İpek Yolu’nun bir kolu buraya ulaştığı gibi Rusya, Ukrayna gelen yollar burada birleşir. Bu nedenle Kefe önemli bir gümrük gelirine sahiptir. Bu yolda taşınan ürünlerin başında vahşi hayvan postları gelmektedir.  Ayrıca kereste, kurutulmuş bal, çeşitli kimyevi maddeler, tomruk gibi ürünlerde ön plandadır.

Bu yol Kefe’den başlamak üzere dört kola ayrılır. Birinci kol Trabzon’a ulaşır. İkincisi Sinop üzerinden Sivas’a gelir.[5] Üçüncü yol Kefeden çıkarak İstanbul Marmara ege gelir orada ikiye ayrılır. Doğuya giden yol Mısır ve Suriye limanlarına, batıya giden diğer yol Venedik ve İspanya. Dördüncü yol Kefe’den çıkarak Tuna nehrine gelmektedir. II. Bayezid’in Akkirman ve Kanice kalelerini fethetmesi bu güzergahı kontrol etme gayesiyle ilgilidir.

Yahudiler burada koloni oluşturmuştur. Keza Türk Musevileri Karaylar da burada yaşamaktadır. Osmanlı’lar burayı 1575’te Kırımdan değil, Cenevizlilerden almıştır. Cenevizlilerin burada kolonisi vardı. Burası kanal projesi sırasında beylerbeyliği haline getirildi.

 

 

Avrupalıların Ticaret Yollarına Ortak Olması

Doğunun zenginlikleri Avrupa’da hayranlık uyandırmıştır. Avrupa fakirdi elinde çok az olan gümüş ve altını doğudan ithal ettikleri mallara ödemek zorunda kaldılar.

 

 

Bozöyük Osmanlıların ilk merkezidir.

Alaşehir ve Biga alınmadı

 

 

Haçlılar Doğuya gelerek burada Kontluklar kurdular . Doğu’nun gelişmiş bilim ve kültürünü Batı’ya taşıdılar. Venedik ve Ceneviz eliyle italya ya taşındı. Kimya, saat, Şeker, cam sanayi ve dokuma AVrua taşindı. Böyleiéle Avrupa ihraç eden konumdan sıyrılarak yavaş yavaş ihraç eden kounma geldi. Bundan başéa Avrupalılar Doğu’nun bütün bilimini; felsefe, mantık, kimya, tıp, Bu kitaplar sayasinde Avrupa’da bilim gelişti ve Rönesansın alt yapısı oluştu. Bu dindeki reformu o da sonra sanayi inkilabini vesile oldu.

 

Ticaret yollarının akdeniz’e geçmesi buranın taamıyla Müslümanların tekelinde olması Avrupa kabul edememiş. Haçlı seferleri sonucunda bu bu ticarete ortak oldular.Batı yönü ağırlıklı. Osmanlı bu coğrafyada önemli bir alanı utmaktaydı.

Bu süreçte Osmanlılarla bütün cephelerde karada denizde çatışan Habsburglar Kuzey ipek Yolu’nun (Kefe) değiştirdiler. Daha yukarıya çektiler. Almanlar Hans ticaret örgütleri vasıtasıyla Rusları ticaretleri vasıtasıyla Rusları ticarete alıştırdılar. Bu yolu LEhiştan üzerinden Ukrayna ve Azak Denizi üzerinden geçdiler yani Kefe’yi yani Karadeniz’i dolayısıyla Osmanlı’yı devre dışı bıraktılar.

Avrupa ….. geliştikçe özellikler Ceneviz ve Venedik Almanlar Hans örgütlenmesiyle ticarette önemli bir gelişme kaydettiler. İspanya özelliéle de fakir Portekiz denizlerde yeni arayışlara girdiler. Bu seyhatnameler Porekiz kraliçeleri desteklediler. Denizciler desteklendi. ……’de ilk kez Vasgo de Gama Ümit Burnu’nu keşfefederek Afrika’nın en alt ucundan Hint Okyanus’una ulaşması dünyanın kaderini değiştirdi. Artık Avrupa Müslülan tüccarlara muhtaç olmaktan çıktı.

Bu yeni yol eskiye göre %50 oranında daha uzun olsa da Müslümanların tekelinde bulunmadığı için haliyle daha cazip oldu. böylece ticaret yolları değişti.

 

Ticaret Yollarının Değişmesinde Etkili Olan Faaliyetler

  1. Gemilerin özelliklerinin değişmesi. Daha önceki dönemde Avrupalılar gemiler Akdeniz’e göre dizayn edilmişti. Dolayısıyla dayanaıklı degildi. Fırtına ve dalgalar karşısında gemilerinden tutulması mümkün değildi. Bu kez kalın tomruklardan Karayel isimli yüksek dalgalara dayanıklı gemiler yaparak bu problemi aştılar.

 

  1. Pusula Çin’de ortaya çıkıp Muslümannlar bunu Orda Doğuya taşuyup geliştirdiler. Avrupalılar bunu alıp daha ileriye götürdüler. Böylece denizciler okyanusta hangi yöne gittiklerini net bir şekilde tespit ettiler.

 

 

  1. Enlem ve Boylam bilgilerinin keşfedilmesi ve bunların denizciler tarafından uygulanmasıdır. Denizciler pusula ile gittikleri yönü buluyorlardı ama güzergahtan çıkmamak için karayı takip ediyorlardı. Bu da zaman ve emek kaybına neden oluyordu. Enlem ve Boylam ile denizciler okyanuslarda raha bir seéilde yol alma imkanına sahip oldular.

 

  1. Denizcilerin sıcak su akıntılarını keşfetmeleri bu akıntılar atlani k Okyanus’unda Afrika sahillerinde sıcak su akıntıları var Hint okyanusunda da var fakat bunların dönemleri vardı. Bu akıntılara denk gelen gemiciler kürek kullanmadan yelkenleri sayesinde kilomerelerce yol alabiliyor. Buharlı gemilerin icat edilinceye kadar bu akıntılar önemli avantajdı.

Amerika’nın Keşfi ve Avrupa’nın Ticari Gelişimi

1492’de Amerika’nın keşfi tüm dünyanın kaderini değiştirmiştir. 1498’de Ümit Burnu’nun keşfi ve yeni yollar bulunması ile ticaret yolları değişmiştir. Bu dönemde dünya çok büyüé ir değişim yaşamıştır. 1750’lerde Sanayi inkilabi ıle değişmiştir. …………………… Amerika’nın keşfi bu el değmemşi topraklara Portekizlileri ve İspanyolların buralara saldırmalarına neden oldu. Bunlar Güney orta ve Kuzey Amerika’yı işgal ettiler. Yerel halkı soürgeleştirdiler. Hata burdan getirdikleri kölelerle kurduklar ıçiftliélerde çalıştrdilar. Böyllikle önemli bir zenginlik elde ettiler. Brezılya’ya Portekizce konuşlur. Diğer ABD ülkerlinden İspanyolca konuşulurdu. Kuzey Aerika İspanyol sömürüsünden sonra Fransızlara onlardan sona da İngilizlerin eline geçti.

Bilim  ve içatlar batıya taşında nüfus arttı.


Avrupalıların Ticaret Yollarına Ortak Olması

Eski dünyada Avrupa fakirdi çok az olan gümüş ve altınını da Doğu’dan ithal ettikleri mallara ödüyordu. Zenginlik ise Doğu’ya aitti. Öyle ki Doğu’nun zenginlikleri Avrupa’da hayranlık uyandırıyordu. Seyyahlar Doğu’nun zenginliğini ballandıra ballandıra anlatıyorlardı. Ticaret yollarının tamamıyla Müslümanların tekelinde olmasını Avrupa kabul etmedi. Bu ortamda Batılılar Papa’nın önderliğinde Avrupa’nın devletleri ve halklarının katıldığı bir Haçlı organizasyonu meydana getirdiler. Bu organizasyonun görünürdeki sebepleri kutsaldı ve Kudüs’ü kurtarmaktı. Fakat asıl amaçları Doğu’nun zenginliklerini ele geçirmek ve Dünya Ticaret Merkezi’ne egemen olmaktı.

Bu amaçla ilk kez 1096 senesinde harekete geçen 600.000 kişilik halk kitlesi Anadolu’ya girdi. Bu birlikler Kılıçarslan tarafından kılıçtan geçirildi. Bundan sonra bu seferin diğer kolu olan ve esas şövalyelerinde içinde yer aldığı 500.000 den fazla Haçlı Ordusu yola çıktı. Anadolu’da büyük kayıplar vermelerine ve sayıları 100.000’e düşmesine rağmen Antakya’ya geldiler. Böylece Avrupalılar ilk kez Dünya Ticaret Merkezi’ne girdiler. Bu bölgede Urfa, Antakya ve Kudüs kontluklarını kurdular. Bu kontluklar bir millete değil, bütün Hristiyanlara aitti. Durumun böyle olmasında Türklerin, Haçlılara karşı birlik olamayıp kardeş kavgaları ile uğraşmalarının önemli etkisi vardı. Bundan sonra Haçlılar, Doğu Akdeniz sahili boyunca önemli kasabaları ele geçirdiler. Ancak bölgedeki önemli şehirlerden birisi olan Halep’i Toğtekinlerden alamadılar. Burada iki asra yakın kalan Haçlılar, Selçukluların, Memluklerin ve Zengilerin başarılı politikaları sonucunda İslam coğrafyasından sökülüp atıldılar. Bunda Sultan Baybars ve oğlu önemli rol oynamıştır.

Akdeniz şeridini ele geçiren Haçlılar, dünya ticaretine ortak oldular. Böylelikle Avrupa ithal eden konumdan sıyrılarak yavaş yavaş ihraç eden konuma geldi. Bundan önce dünya ticaretini Müslümanlar çift taraflı olarak yapmaktaydı. Ancak bundan sonra yavaş yavaş bütün ticaret hacmini Avrupalıların eline geçmeye başladı. Özellikle Venedik ve Cenevizliler bunların arasında ön plana çıkmaktaydı. Bu iki şehir devleti bütün ticareti ele geçirdi. Her yeri dantel gibi işlediler. Bütün limanları ele geçirip koloni kurdular. Böylece bütün bu ticarete hakim oldukları gibi bu ticaretten faydalanan yan bölgeleri de ele geçirip sömürdüler. Venedikliler ve Cenevizliler tüm bu faaliyetleri güçlü donanmaları aracılığıyla yaptılar. Venedikliler; Girit, Kıbrıs, Eğriboz, Bozcaada, Gökçeada gibi adaları ele geçirdiler. Cenevizliler,  İstanbul’un göbeğine oturdular yani Pera’yı ele geçirdiler. Galata’yı, Kefe’yi, Sakız Adası’nı, ve Amasra’yı ele geçirdiler. Venedik ve Cenevizliler sadece bu limanlarda sömürü yapmadılar. Keza Cenevizliler resmen Bizans’ı bitiren sömürgeci güç oldular. Özellikle Cenevizliler bir Haçlı seferi sırasında İstanbul’u ele geçirerek Haçlılar 1361 yılında burayı terk edene kadar buraya çöreklendiler. Nihayette Cenevizliler esas dünya ticaretinin döndüğü bütün Avrupalıların oturduğu Galata’yı ele geçirdiler ve buradan çıkmadılar. Osmanlılar Galata’yı Bizans’tan değil Cenevizlilerden aldılar. İşte bu sebepledir ki Bizans ağır bir ekonomik bunalıma girdi. Siyasi çalkantılardan kurtulamadı ve çöküşe geçti.

Frenkler ise Samsun ve Trabzon’da koloni oluşturdular. Çok sonraki dönemde Tatlısu Frenkleri İzmir’de koloni oluşturdular ve hala bugün İzmir’de yaşarlar. Bunlar 17. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Türkiye’nin ithalat ve ihracatını üstlendiler.

Haçlı Seferlerinden sonra Doğu’nun gelişmiş bilim ve kültürünü Venedik ve Ceneviz eliyle İtalya’ya oradan da tüm Avrupa’ya taşındı. Kimya, saat, şeker, cam sanayi ve dokuma Avrupa’ya girdi. Bundan başka Avrupalılar Doğu’nun bütün bilimini; felsefe, mantık, kimya, tıp aldı. Kitaplar sayesinde Avrupa’da bilim gelişti ve Rönesans’ın alt yapısı oluştu. Bu dindeki reformu o da sonra sanayi inkılabını vesile oldu.

Bu süreçte Osmanlılarla karada ve denizde bütün cephelerde çatışan Habsburglar Kuzey ipek Yolu’nu (Kefe) güzergahını daha kuzeye çekerek değiştirdiler. Bu yolu Lehistan üzerinden Ukrayna ve Azak Denizi üzerinden geçirerek yani Kefe’yi yani Karadeniz’i dolayısıyla Osmanlı’yı devre dışı bıraktılar.

Almanlar Hans ticaret örgütleri vasıtasıyla Rusları ticarete alıştırdılar. Ceneviz ve Venedik Almanlar Hans örgütlenmesiyle ticarette önemli bir gelişme kaydetti. İspanya özellikle de fakir Portekiz denizlerde yeni arayışlara girdiler. Bu seyahatnameler Portekiz kraliçeleri desteklediler. İlk kez Vasco de Gama, Ümit Burnu’nu keşfederek Afrika’nın en alt ucundan Hint Okyanus’una ulaşması dünyanın kaderini değiştirdi. Artık Avrupa Müslüman tüccarlara muhtaç olmaktan çıktı. Bu yeni yol eskiye göre %50 oranında daha uzun olsa da Müslümanların tekelinde bulunmadığı için haliyle daha cazip oldu. Böylece ticaret yolları değişti.

 

Ticaret Yollarının Değişmesinde Etkili Olan Faktörler

  1. Gemiler Akdeniz’e göre dizayn ediliyordu. Dolayısıyla okyanus şartlarına dayanaklı değillerdi. Fırtına ve dalgalar karşısında dayanamıyorlardı. Daha sonra kalın tomruklardan Karayel isimli yüksek dalgalara dayanıklı gemiler yapılmaya başlanmasıyla bu problem aşıldı.

 

  1. Müslümanların Çin’den aldıkları pusulayı Avrupalılar da Müslümanlardan aldılar. Avrupa’ya taşınan pusula daha kullanışlı bir hale getirildi. Bu sayede denizciler okyanusta hangi yöne gittiklerini net bir şekilde tespit edebilir oldular.

 

  1. Denizciler pusula ile gittikleri yönü buluyorlardı ama güzergahtan çıkmamak için karayı takip etmek zorundaydılar. Bu durum zaman ve emek kaybına neden oluyordu. Enlem ve Boylam bilgilerinin keşfedilmesi ve bunların denizciler tarafından uygulanmasıyla denizciler karayı takip etmeden okyanuslara rahat bir şekilde açılma imkanına sahip oldular.

 

  1. Sıcak su akıntıları özellikle Atlantik Okyanusu, Afrika sahilleri ve Hint Okyanusu’nda etkiliydi. Denizcilerin bu sıcak su akıntılarını keşfetmeleriyle kürek kullanmadan yelkenleri sayesinde kilometrelerce yol alma imkanları oldu. Fakat bu akıntıların dönemlik gerçekleştiği için denizciler bu duruma dikkat ederlerdi. Buharlı gemilerin icat edilinceye kadar bu akıntılar önemli avantaj olarak kaldı.

 

 

Amerika’nın Keşfedilmesinin Avrupa’nın Ticari Gelişimine Etkisi

  1. yüzyılın sonunda dünyada çok büyük bir değişim yaşamıştır. 1498’de Ümit Burnu’nun keşfi ticaret yollarını değiştirirken 1492’de Amerika’nın keşfi tüm dünyanın kaderini değiştirmiştir. Bundan sonra Avrupa Dünyanın yeni merkezi olmaya başlayacaktır.

Avrupa’da nüfus az, üretim yetersiz, altın ve gümüş stokları kısıtlıydı. Dolayısıyla üretilen malın piyasada bir ederi yoktu. Bir başka ifadeyle Avrupa fakirdi ve ekonomi dönmüyordu. Bu durum Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika’yı keşfetmesine kadar böyle devam etti. El değmemiş Amerika toprakları Avrupalıların iştahını kabartıyordu. Keşfin ardından Avrupalılar bilhassa da Portekizliler ve İspanyollar kıtayı süratle işgale başladılar. Çok kısa zamanda Amerika’nın güneyi, ortası ve kuzeyi işgal edildi. Gelenler bu yeni coğrafyanın bütün zenginliklerini sömürmeye başladılar. Sömürgecilik o kadar ileri boyuta taşındı ki Avrupalılar, Afrika’dan zenci köleler getirip Amerika’da kurdukları çiftliklerde oldukça kötü şartlarda bu kişileri çalıştırdılar. Bu çiftliklerden elde edilen şeker kamışı, patates, mısır, kakao, domates gibi ürünler Avrupa’ya taşındı. Bunların içinde özellikle şeker kamışı, patates ve mısır önemlidir. Zira patates, II. Dünya Savaşı’nda Alman halkını aç kalmaktan kurtarmıştır. Günümüzde bazı ABD ülkelerinde Portekizce ve İspanyolca konuşulmasının nedeni bu ağır sömürgecilik uygulamasında yatmaktadır.

Bu dönemde Amerika’dan bol miktarda altın ve gümüş Avrupa’ya aktarıldı. Bu Avrupa için bir devrim niteliğindeydi. Amerika’dan gelen zenginlikle hayat tarzı değişti. Toplumla ile birlikte ticaret anlayışı da değişti ve geleneksel ticaret anlayışı terk edildi. Giderek büyüten sermaye ile durgun olan ekonomi bir anda fırladı. Eskiden üretilen malın değeri bulunamazken bu kez üretilenden fazlası Avrupalıların eline geçti. Öyle ki zenginleşen krallar ve soylular yatırım yapabilecekleri yerler aradılar. Bu doğrultuda bankalar, şirketler kurulurken ticaret filoları ve borsa oluşturuldu. Bu dönemde sigortacılık da gelişti. Özellikle bankacılık ve sigortacılık alanındaki gelişmeler yatırımları dolayısıyla büyümeyi hızlandırdı. Bankaların sağladığı krediler ve çekler yatırımları kolaylaştırırken sigorta şirketlerinin yatırımcılara güven sağlaması sayesinde de yatırımların sayısı arttı. Bu ortamda ticaret ağı öyle büyüdü ki Hans ticaret örgütleri Venedik’ten Rusya’ya kadar hemen her yerde bürolar açtılar. Bu dönemde ticari mallar için fuarlar da kuruldu. Özellikle Frankfurt bu anlamda ayrı bir öneme sahipti. Zira günümüzde bu şehrin fuarlar şehri olarak nitelendirilmesinin temelleri bu dönemde atılmıştır. Ayrıca bu dönemde krallar kendi ürünlerini koruyucu politikalar izlediler. Mesela İngilizler kendi koyunlarından elde ettikleri yünlerden ürettikleri meşhur İngiliz kumaşını korumak için ülkeye dışarıdan kumaş girmesi yasaktı.

Avrupa, merkantilist politikaları ve kapitalist zihniyetiyle ekonomisini büyütürken, Osmanlı’da bir duruş söz konusuydu. Osmanlı’nın uyguladığı ve benimsediği iaşe sisteminden dolayı buğday ve et gibi bazı stratejik ürünlerin fiyatları düşük tutulur ve ihracatı yasaklanırdı. Ancak bu Osmanlılara darbe vuran durum oldu. Ege Denizi sahillerine gelen Avrupalılar fiyatının kat kat üstünde para ödeyerek buğday ve canlı hayvanları kaçak yollarla Avrupa’ya götürdü. Mesela devlet 1 kilo buğdayı 10 akçeye narhlarken Avrupalılar buna 35 akçe veriyordu.

 

Osmanlı Devleti’nin Ticaret Yollarının Değişmesine Verdiği Tepki

Fatih döneminde Amasra, Sinop ve Trabzon’un ele geçirmesi ve Kırım’ın Osmanlı hakimiyetini kabul etmesiyle Karadeniz Osmanlı’nın iç gölü haline geldi. Artık Osmanlı’nın izni olmadan Karadeniz’de tahta parçası bile yüzdürülemezdi.  II. Bayezid Tuna’nın denize dökülen ağzı, Kili ve Akkirman’ı ele geçirdi. Kanuni Bucak arazisini ele geçirdi. Murad döneminde de Gürcistan’ın Abaza bölgesi alındı. İşte tüm bu fetihler stratejik olarak ticaret merkezlerine yapıldı. Osmanlılar ele geçirdikleri yerlerdeki ticari rakipleri olan Venediklileri, Cenevizlileri, Frenkleri kovdu. Habsburglar ise bu duruma Kefe’den çıkan ticaret yolunu yukarı çekerek karşılık verdiler. Bu sebeple bu olay tartışma konusudur. Yani Osmanlıların böyle davranarak Karadeniz ticaretini baltalayarak ticaretin olumsuz etkilenmesine sebep olduğu düşünülür. Bu kısmen doğrudur.

Diğer taraftan Osmanlılar Akdeniz şeridini zapt ettikleri 1517’de artık ticaret yolları değişmeye başladı. Bu durum karşısında yapılabilecek bir şey kalmamıştı. Ancak mevcut durum korunabilirdi.

Osmanlılar 1517 yılında Mısır’ı ve kutsal beldeleri ele geçirdiklerinde Güneyden kuşatılmış bir İslam aleminin varlığı söz konusuydu. Artık Müslümanların dünya ticaretindeki birinci varlıkları sona ermişti ve İslam toprakları sömürgecilerin tehdidi altındaydı. İşte böyle bir süreçte bu coğrafyaya gelen Osmanlılar Portekizlilerle çok uzun süreli mücadeleye giriştiler. Hatta bazen bu mücadele okyanuslara taştı.

Büyük ve donanımlı gemileriyle Portekizliler Hint Okyanusu’nun hakimi olmuşlardı. Portekizlilerin genel valisi İslam düşmanıydı. Öyle ki Nil Nehri’nin yatağını değiştirip Mısır’ı aç bırakmak gibi çılgınca bir hedefi vardı. 1507 yılında Portekizliler Cidde’yi ele geçirince halk dağlara çekildi. Portekizlilerin hedefi kutsal beldelerdi Bu süreçte Memluk Devleti gerek Haçlılarla yaptığı mücadeleler gerekse Osmanlı’yla girdiği mücadeleler sonucu yıpranmıştı ve Portekizlilere karşı koyacak gücü yoktu. Bu sebeple olsa gerek kutsal bölgedeki seyitler bir heyet oluşturup Osmanlı’dan yardım istemek için yola çıktılar. Ancak Memluk devleti kendi hâkimiyetini zedelendiği düşündüğünden bu heyetin İstanbul’a gitmesini engelledi. Ancak daha sonra kendileri Osmanlı’dan yardım istedi. Selman Reis komutasında teknik bir kadroyu Mısır’a gönderdi. Bunlar Süveyş’te tersane kurdular. Gemi ürettiler. Anadolu’dan giden topçular sayesinde gemiler silahlandırıldı. Kızıldeniz’de Portekizlilere karşı bir mücadele başlatıldı.

1538 yılında Süleyman Paşa Hint Okyanusu’nda Portekizlilerle savaştı. Portekizlilere karşı Süleyman Paşa başarılı savaşlar ile Biu şehrine geliyor. Ama bunların aralarındaki iç mücadeleden dolayı istenilen sonuç elde edilemedi.

Gücerat hükümdarı Portekizliler karşısında Kanuni’den yardım istedi. 1553 yılında meşhur Mir’atü‘l-Memalik’in yazarı Seydi Ali Reis önderliğinde Osmanlı donanması Hint Okyanusu’na açıldı. Osmanlı donanması Portekizlileri birçok savaşta mağlup etti. Ancak büyük bir kasırga sonucu Osmanlı donanması paramparça oluyor. Seydi Ali Reis ve askerler yayan olarak dönmek zorunda kaldılar.

  1. Selim döneminde Borneo’daki Açe Sultanlığı (Endonezya’nın bir bölümü) İslam âleminin başı olan Osmanlı Devleti’nden yardım istediler. Osmanlı da buraya içinde teknisyen, mühendis, topçuların ve topların olduğu gemileri gönderdi. Giden kişiler geri dönmediler.

1580’li yıllarda ise Portekizlilerle Osmanlı arasındaki mücadele ağırlıklı olarak Basra Körfezi’nde gerçekleşti. Her ülke arasında bu coğrafyada çok ağır maliyetli deniz savaşları oldu. Hatta büyük denizci Piri Reis burada Portekizlilerden rüşvet aldığı iddiasıyla idam edildi. Bu süreçte Osmanlıların daha çok savunmada olduğu görülecektir.

Osmanlı Portekiz’e karşı bu yüzyıl boyunca dönem dönem idari tedbirler alıp gerekli görülen yerler ele geçirdiği görülmektedir. Osmanlı; Kızıldeniz’in batı kolunda Mısır, Sudan, Habeşistan ve Somali’ye kadar hakim oldu. Ayrıca Basra Beylerbeyi ve Lahza Beylerbeyi kurulup, Cidde beylerbeylik statüsüne yükseltilmiştir. Beylerbeyi demek daha fazla asker bulundurmak demektir.

  1. asrında sonlarına doğru Hint Okyanusu’nda, Hollandalılar etkili olmaya başlamış daha sonra ise onların yerini İngiltere almıştır. 17. yüzyıl itibariyle artık bu coğrafyada Osmanlı söz söyleyebilecek gücü kalmasa da sömürgeci güçlere karşı mücadele edip İslam topraklarını savunmayı başarmıştı. Fakat teknik eksiklikler, okyanusun iyi bilinmemesi ve ekonomik yetersizlikler sebebiyle Osmanlılar açık denizde etkili olamadılar. Dolayısıyla coğrafi keşiflerle çok büyüyen yeni dünyada “Cihan Devleti” olarak hakimiyetlerini sürdüremediler.

 

Osmanlı Devleti’nde İktisat Sisteminin İlkeleri

Osmanlı Devleti’nin iktisat sistemini tenvir eden Mehmet Genç olmuştur. Devletin temelinde iaşe, gelenekçilik ve fiskalizm olmak üzere üç ilke vardır. Bu sistem içerisinde esas olan ise iaşedir. Gelenekçilik ve fiskalizm iaşeyi destekleme vazifesini görürler. Gelenekçilik aslında iaşenin koruyucusudur. Diğer bir ifadeyle gelenekçilik olmazsa iaşe olmaz. Fiskazlizm ise paranın yükselmesi yani sermayedir. Para yükselirken iaşeye zarar vermeyecek. Paranın iaşeye zarar vermesini engelleyen de gelenekçiliktir.

 

İaşe

Eski Türklerde hükümdarların tahta çıkmaları Kut ile ilgilidir. Kut, güç, talih, iktidar, devlet demektir. Kut Tanrı tarafından Oğuz Han’ın soyundan gelenlere verilmiştir. Türk töresine göre sadece onun soyundan gelenler hükümdar olabilirdi. Bunun da bazı şartları vardı. Hakan; halkını giydirmeli, doyurmalı, korumalı ve adil olmalıydı. Bu onun halka karşı sorumluluğuydu. Aksi takdirde “kut tablamadı” denir ve o hükümdar Kara Kağan ilan edilip tahttan indirilirdi. Mesele Göktürk hükümdarı Çinliler ile yakın ilişkiler içine girince Kara Kağan ilan edilip tahtan indirildi. Bilge Kağan kitabelerinde “Aç milletimi doyurdum, çıplak milletimi giydirdim” diyor. Böylelikle hem Tanrı hem de halkına olan sorumluluğunu yerine getirmiş olduğunu ifade etmektedir. Kutadgu Bilig’de de hakan, halkını korumak, doyurmak, giydirmek ve adil olmak zorundaydı.

İslam hukukunda Devlet başkanı halkını aç ve çıplak bırakmamak zorundadır. Bu nedenle İslam hukukunu referans olan Osmanlı Devleti’nde de benzer bir durum söz konusudur. Zira kul Allah’ın padişaha emanetidir. Dolayısıyla Osmanlı’da halkın refahı ve aç kalmaması her şeyin üstündedir. Devlet halkın temel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Bu sebeple Osmanlı hiçbir zaman emperyalist olmamıştır. Osmanlı’nın iktisadi ilkesi daha kaliteli, daha bol, daha ucuz mal teminine dayanıyordu. Devletin tüm sistemi bunun üzerindedir. İşte bu sebeple Osmanlı Devleti toplumsal hayatın ve iktisadi hayatın bütün safhalarına müdahale eder ve kontrol altında tutar. Üretimin ilk aşamasından tüketimin son aşamasına kadar devlet kontrolü olurdu. Serbest pazar yoktur.

Diğer taraftan Osmanlı ayrım yapmaksızın haklının refahını koruyan sosyal bir devlettir. Bu bağlamda Gayrimüslimlerde aynı haklara sahiptir. Bunlar devletin zimmetindedir. Dolayısıyla bunlara zimmi denir. Bunlar devlete itaat ettikleri ve cizye(baş vergisi) ödedikleri müddetçe namusları, malları ve canları devletin zimmetindedir.

Devletin toprak kiralamasındaki esas usul ise topraktan çok verim alabilmek, toprağı boş bırakmamak, reayaya adil dağıtım yapmaktır. Devletin toprak uygulamasına Çift sistemi denmektedir. Çift bir çift öküzün sürebileceği yani 60-80 dönüm toprağa denirdi. Nadirde olsa 2 hatta 3 çift verilen de olsa da genellikle halk Nim (yarım) çift toprağa ya da Bennak’a sahip olurdu. Karadeniz’de ise toprak az olduğundan birkaç toprağın birleşimini ifade eden Şerikhane sistemi uygulanmıştır.

Osmanlı’da taşra idaresinde bilinenin aksine muhatap sancak değil kazadır. Yani kadıdır. Taşra idaresinin esas muhataplığı kazadır. Bütün işlemler kaza üzerinde yürür. Aynı şekilde Osmanlı iktisat sisteminin taşradaki muhatabı da kazadır. Osmanlı ekonomisi kaza üzerinden yürür. Her kaza bir “iktisadi ünitedir”. Kazada üretilen bütün ürünler kazanın pazarına gelmek zorundadır. Önce o kazanın ihtiyaçları karşılanmalıdır. Kazanın bütün ihtiyaçları karşılandıktan sonra mal İstanbul’a giderdi. Devletin merkezi saray buradaydı. Önce sarayın ihtiyaçları karşılanırdı. Çünkü:

1-) Burada sabit yaşayanlar ve günlük çalışanların sayısı 5-6 bin civarıdır. Dışardan gelenlerin sayısı da 5 bin civarıdır. Kabaca 10 bin insanın ihtiyacı burada karşılanırdı. Dolayısıyla saray iaşesi önemli bir iştir.

2-) İstanbul’da daimi askerler vardır. Bunlar Kapıkulu Askerleridir. Kanuni döneminde bunların miktarı 8-10 bin iken sonraki dönemlerde 120-140 bin seviyesine çıkmıştır. Esasın bunlar devletin paralı askerleri idi. Maaşları, silahları, kıyafetleri ve yiyecekleri devlet tarafından karşılanırdı. Dolayısıyla gelen mallar bunların ihtiyaçlarını karşılamasında kullanılırdı.

3-) İstanbul’un nüfusu zaman zaman 700 bin ile 1 milyon arasında değişmektedir. Bu rakam o dönem için muazzamdır. Ancak bu nüfussun iaşesini temin etmek çok zordur.  Dolayısıyla İstanbul’un iaşe meselesi başlı başına devlet meselesidir. Zaman zaman devlet bu konuda sıkıntılar çekti. İstanbul’un şansı denizle bağlantılı olmasıdır. Bazen ağır kış şartları bazen de mesela Venedik’in Çanakkale Boğazı’nı kapattığı sıralarda İstanbul’da kıtlık oldu. İstanbul’un iaşesinden veziri azam sorumludur. Bu yüzden veziri azamlar tahkir edilmiş, dayak yemiş ve azledilmiştir. İstanbul’a özellikle gıda maddelerinin nereden, nasıl ve hangi usulle geleceği bellidir. Baharat Mısır’dan gelip Mısır Çarşısı’nda satılırdı. Canlı hayvan Bulgaristan’dan, buğday Romanya’dan gelirdi.

İşte bundan sonra mal artarsa o zaman komşu kazaya, sancağa malın gitmesine izin verilirdi. Ancak iç gümrük diye bir şey vardır. Bu ticaretin önünde en büyük engeldi. Yani Kütahya’dan Ankara’ya giden mal Eskişehir’de vergisini ödemek zorundaydı. Dolayısıyla malın maliyeti artmaktaydı. İç gümrük uygulaması 1874’e kadar devam etti.

Ülkenin içindeki bütün ihtiyaçlar karşılandıktan sonra mal artarsa ihracatına izin verilirdi. Ama burada da engeller söz konusudur. Karşımıza bu sefer memnu (yasak) mallar geliyor. Bunlar askeri kabul edilen stratejik ve hassas kabul edilen ürünlerdir. Bunların başında gıda maddeleri gelir. Etin ve buğdayın ihracatı kesinlikle yasaktır. Yine dünyaca meşhur olan işlenmiş deri, barutun hammaddesi yani güherçile, keza demir ve bakır gibi önemli madenler, silahların ihracatı yasaktı. Ayrıca at da savaş aracı olduğunda ihracatı yasaktı. Lehistan Kralı padişahın özel izniyle at alabilmişti.

 

Gümrüklerin Düşürülmesi  

Osmanlı Devleti yüksek gümrük vergileri koyarak ihracatı olabildiğince engelliyorken ithalatı olabildiğince kolaylaştırıyordu. Böylece iaşe sisteminin temel ilkesi olan ucuz mal, kaliteli mal, çok mal ilkesi destekleniyordu. Bu sosyal devlet anlayışı 1770’lere, yani sanayi inkılabına kadar tüm olumsuzluklara rağmen devam etti. Fakat her şey Sanayi İnkılabından sonra değişti. Avrupalı devletler daha 16. yüzyılın başında merkantilist sistem uygulama yoluna giderken Osmanlı bunu yapmamıştır. II. Mahmut dönemimde sanayileşme adına birkaç adım atılmıştır. Çini, kağıt, cam, ayakkabı vb. fabrikaları kuruldu. Fakat bu işletmeler korunmadığı için hepsi batmıştır.

Günümüz, kapitalist dünyasında ülkeler ihracattan vergi almaz hatta teşvik ederlerken, ithalata ise yüksek gümrükler koyarak içerdeki ürünlerini korurlardı. Osmanlı Devleti ise bu durumun tam tersini uyguladı. İhracatı sonuna kadar engellemeye çalışıp, ithalatı serbest bıraktı. Bunun somut örnekleri 1838’de İngiltere ile ticaret alanında yapılan Balta Limanı Antlaşması’nda Osmanlı ihracat vergisinin %20 olmasını istedi. Ancak, İngiltere’nin isteğiyle ihracat vergisi %12, ithalat vergisi %5 olarak belirlendi. 1860’lı yıllarda hem ihracat hem de ithalat vergi oranı %8’de eşitlendi. 1869’da ise ihracat vergisi %1’e düştü. 1874’de iç gümrük vergisi kaldırıldı. Böylece Osmanlı’da iaşe sistemi sona erdi. Devlet artık piyasanın serbestliğini ve hayatın pahalılığını kabul etti. Bunlara bağlı olarak lonca sistemi de ortadan kalktı.

 

Gelenekçilik

Gelenek; eskiden var olan, toplumun her kesimi tarafından kabul görmüş ve benimsenmiş değerlere denir. Osmanlı’da yönetimde bu usul hep vardı ve daima geçerli olmuştu. Öyle ki gelenek, yazılı kanunlardan bile daha etkili bir unsurdu. Zira Osmanlı, tecrübeler üzerine bina edilmiş bir devletti. Bu sebeple devletin 1300 ile 1600 arasındaki tarihine Klasik Çağ denmiştir. Çünkü bu tarihler arasında devlet tecrübelerden geçerek, tesis edilmiş ve kurumsallaşmıştır. Osmanlı bu tecrübeyi kendisinden önceki Selçuklulardan, İlhanlılardan, Memluklerden ve kısmen de Bizans’tan aldı. Bu sebeple Osmanlı’da genellikle bütün meseleler eskiye göre çözülürdü. Aynı şekilde iktisadi meselelerde toplumsal meselelerde hep şu söz söylenirdi. “Kadimden olu geldüğü üzere yapıla.” Kadim nedir? sorusuna “kadim, eski demektir, onun öncesini kimesne bilemez.”. Bu sebeple Osmanlı’da her şey eskiye göre karar verilen bir düzenle yapılırdı. Bu gelenekçi anlayış II. Mahmud’un reformlarına kadar devam etmiştir.

Arz, üretilip piyasaya sürülen üründür. Talep ise bu ürünün alıp kullanan tüketicidir. Buna arz-talep meselesi diyoruz. Bu ikisi dengede olmak zorundadır.  Eski dünyada devletler için en hassas hususların başında arz-talep dengesi gelmekteydi. Zira bu oldukça hassas bir dengeydi. Bu denge bıçak sırtı gibidir. Arz fazla olursa üretici mağdur olur. Günümüzde her yıl bazı meyve ya da sebzeler az olduğu için piyasa belki 10 misli katlanır. Yine de malın fazlalığı devlet ve toplum tarafından tolere edilebilir. Ama arzın eksikliği ülkeler için bir kabustur. Çünkü onun karşılığı kıtlıktır. Tarih boyunca bütün devletlerin en büyük korkusu kıtlık olmuştur. Kıtlık tarihte toplumların ve devletlerin yok olmasına sebep olmuştur. Kıtlığın bir coğrafi bir de siyasi sebepleri vardır.  I. Göktürkler döneminde Şapolya ya da İşbora çok muktedir olduğu ve Çin’e hükmettiği bir dönemin ardından üst üste birkaç sene kuraklık oldu. Bütün konargöçer boylar ana yurdu terk etti. Bir anda güçsüz kalan Kağan, Çin hükümdarına tabi olmayı kabul etti. Mesela kıtlığın en güzel örneği Nil’in taşma meselesidir. Nil taşarsa hayat var, Nil taşmazsa kötü bir kıtlık vardı. Mısır’ın hayatı Nil’e bağlıdır. Hz. Yusuf’un meşhur rüyası bu husus üzerinedir. Bazen Nil 7 yıl taşmaz ardından 7 yıl taşar. Onun için Mısır’da kurak yıllar için depolama yapılır. Mısır’da Nil’in kenarında bir kule vardır. Orada Nil’in debisi daima ölçülür ve orada Nil’in o sene taşıp taşmayacağı anlaşılır. Osmanlı Devleti’nde ise kıtlık son derece önemli bir konu olmuştur. Özellikle İstanbul’un et ve buğday stoklarına dikkat edilirdi.

İslam hukukunda piyasa serbesttir. Bu konuda çok örnek vardır. Hz. Osman’ın kıtlık senesinde kendisine 1’e 700 para verilmesine rağmen halka buğdayı bedava dağıttığı meşhurdur. Hz. Peygamber; karaborsayı, tekelciliği ve stokçuluğu kötülemiştir. Osmanlı Devleti’nde ise tam aksine piyasa serbest olmayıp devletin kontrolü altındadır. İsteyen istediği malı istediği fiyata satamazdı. Osmanlı, piyasayı “narh” ile daima kontrol altında tutar. Narh normal zamanlarda senede iki defa belirlenirdi. Birincisi ilkbaharda ikincisi de sonbaharda. Narh ihtiyaç ürünlerinde yapılırdı. O meslek grubunun kethüdası (başkanı) ile kadı arasında fiyat belirlenirdi. Ürünün maliyeti, işçilik hakkı, ham maddesi, kar payı ve içeriden mi karşılandığı yoksa ithal mı edildiği ortaya koyulurdu. Bütün masraflar hesaplandıktan sonra da fiyat belirlenirdi. Bazen savaş ve kıtlık gibi olağanüstü dönemlerde narhın yeniden düzenlendiği görülmektedir.

Aynı şekilde üretim alanın içinde bu durum geçerlidir. Hem üretim hem de dağıtımda eşitlik söz konusudur. Şehirde her isteyen istediği yerden istediği dükkanı açamazdı. Çünkü burada da denge söz konusudur. Hatta bir dokumacının 3 tezgahı varsa bunu 5 yapabilmek için kendi meslek grubundan izin alması gerekirdi. Aksi takdirde diğer esnaflar bundan mağdur olurdu. Esnaf kendi kontrolünü kendi yapardı. Kıymetli ham maddeler hassas bir şekilde eşit miktarda dağıtılırdı. Mesela bu sebeple dericilerden gelen deri kemerciye, semerciye, ayakkabıcıya eşit şekilde ihtiyaca göre dağıtılırdı. Mesela kaçak açılan yani gediği olmayan dükkanlara “koltukçu” denirdi. Bir dükkanın yeri boşalmadan oraya yeni bir dükkan açılamazdı.

 

Fiskalizm

Fiskalizm paranın yükselmesi yani “sermaye” demektir. Geçmiş tarihte sanayi yoktu. Tarım son derece ilkel, pahalı ve ulaşılabilir değildi. Dolayısıyla geriye kalan ticaret paranın yükselmesi ve sermayenin oluşması için tek yoldu. Osmanlı’da ise bir kimsenin zengin olması mümkün değildi. Çünkü öncelik iaşe sonra onun koruyucusu gelenekçilik de idi. Bunlardan sonra bir yol bulunursa fiskalizm oluşurdu. Osmanlı, devlet politikası olarak sermayeyi iktidarına karşı rakip gördüğü gerçekti. Doğrudan olmasa da İaşe sistemiyle sermayenin önünü kesilmekteydi. Dolayısıyla fiskalizm hem var hem de yoktu. Bu bir kısır döngüydü. Bu sistem içinde bir şahsın zengin olması, sermaye oluşturması mümkün değildi. Osmanlı’da zengin ile fakirin arasında fark 1/7 dir. Dolayısıyla Osmanlı’da bir kimsenin zengin olması mümkün değildi. Çünkü kar oranını % 10-15’dir. Özel imalat ve sebze gibi ürünler % 20 karla satılırdı. Bu kar masraflara ve ailenin geçimine yetiyordu.

Devletlüleri yani üst düzey devlet görevlileri ki bunlar: padişah, valide sultan, şehzade, veziri azam, vezirler ve beylerbeyleri ayrı bir yerde tutarsak, sıradan bir kimse karaborsa, tefecilik, stokçuluk yapmadığı sürece zengin olamazdı. Ancak buna da devlet müdahale ederdi. Kadılar zenginleşen kimseleri merkeze bildirirdi. Devlet şu soruyu sorar: nasıl zengin oldun? Zenginleşen kimseler başta İstanbul olmak üzere kasap olarak tayin edilirdi. Fakat kimse kasap olmak istemezdi. Bu yüzden Kıbrıs’a kaçanlar dahi oldu. Larende kadısı merkeze bir adamın 50 bin koyunu olduğunu yazdı. Bu kişi kasap tayin ediliyor. Bu kasap 10 akçeye mal ettiği etin kilosunu 9,5 akçeye satmak zorundadır. Kasaplar iflas etmesinler diye Zarar-ı Kasabiye vergisi çıkartılmıştır. Ama o da kurtarmamıştır. Devlet böyle hem halkına ucuz et yediriyor hem de gayri meşru zenginliğin önüne geçiyordu.

Osmanlı’da, devletlülere yüksek gelirler tahsis edilir ama onlarda bunu gerekli yerlerde harcamaları beklenirdi. Dolayısıyla büyük imar işlerinin ve hayır kurumları devletlüler tarafından yaptırılırdı. Aşırı zenginliğe sahip olan devlet adamları ise müsadereye tabii tutulurdu. Bunun yüzlerce örneği vardır. Ayan Ataullah Ağa için müsadere emri çıkarılmıştır. Müsadere kararı alınmış kimse firar etse dahi malı müsadere edilirdi. Devletlüler, müsadereden kurtulmak, servetlerini evlatlarına intikal ettirmek için hem de hayır için vakıf yaptırmışlardır. Vakıf kuran bu şahıslar vakfın vakfiyesine yani tüzüğünü düzenleyerek zenginliğini kendi evladına ondan sonra da onun evladına bırakırdı.

Osmanlı bir savaş devletidir. Öyle ki bir senede dört farklı cepheye dört farklı ordu çıkarmıştır. Durum böyle olunca elde edilen ganimetler giderleri karşılamamıştır. Dolayısıyla ağır savaşların faturası hep topluma daha da ziyade milletin efendisi köylünün sırtına binmiştir. Şeri ve örfi vergilere üçüncü bir vergi olan olağanüstü durum vergisi “avarız” eklenmiştir. Hatta avarız vergisinin miktarı zamanla artmıştır. Bunun faturası çok ağır oldu. Artan vergiler nedeniyle 16. asrın sonunda, toplumsal bir patlama, Celali İsyanları vuku buldu. Anadolu’da kırsal hayat bitti ve faizler % 360’a çıktı.  17. yüzyılda devlet yeni vergiler değil de tasarruf tedbirleri almaya başladı. Hazineyi dolu tutmaya çalıştılar. I. İbrahim döneminde Kemankeş Kara Mustafa Paşa yeni tahrirler yaptırarak gelirleri iki katına çıkarmıştır. Çok kıymetli devlet adamı Köprülü Fazıl Mustafa Paşa birçok yenilikler yapmış at çeken, voynuk, yörük, elici vb. sistemleri kaldırdı. Kapıkullarının sayısını 70 binden 30 bine düşürdü.

 

Mürtezika

Külliye, kül kelimesinden gelir ve bütün anlamında kullanılır. Osmanlı Devleti’nde külliye, bütün hizmet birimlerinin bir arada bulunduğu yapıyı ifade ederdi. Külliyelerde, cami merkezde olacak şekilde han, hamam, aşevi, eczane mevcuttu. Külliye sisteminin Osmanlı Devleti’nde önemli bir yeri vardı. Öyle ki Osmanlı şehirlerini İslam şehirlerinden ayıran en önemli etken külliyedir. Külliyeler bulundukları şehirlerin nüfusuna ya da külliyeyi yaptıran kişinin ekonomik durumuna göre değişmektedir. Külliyelerin çoğu vakıflara aittir. Bunun dışında padişahlar, sultanlar, şehzadeler, vezirler de külliye yaptırmıştır.

Vakıflarla yaşayan bu tesislerde işçiler, memurlar vb. çalışanlar bulurdu. İşte bu kurumlarda çalışan halka mürtezika denirdi. Mürtezika kökü rızıktan gelen bir kelimedir. Rızıklanan anlamına gelir. Genelde boş beleş olarak geçinen kişi anlamına gelmektedir. Mürtezikalar çalışıyormuş gibi gözüküp çalışmayıp vakıflardan yararlanan bir nevi beleşçi kişilerdi. Üstelik bunların sayısı da oldukça yüksekti. Günümüzde bir camide iki görevli olurken, Osmanlı’da ise bu durum farklıydı. Külliyelerin kapasitesine göre yüzlerce çalışanı olurdu. Camide en az 4-5 tane imam, 1 katip, 1 vaiz, 6 müezzin bulunurdu bu kişilerin yevmiyesi 4-6 akçe arasındaydı. Bunların yanında ihlaslananlar, aşirhan, teberekehan, yasinhan, amanehan, kandilci, hasırcı, noktacı ve temizlikçi bulunmaktaydı. Bunlar genelde 2 akçe almaktaydılar. Bunlardan başka 30 tane cüzhan vardır. Dolayısıyla her vakitte birisi bir cüz okumaktaydı. Bu kişiler 2 şer akçe alırlardı. Bunların dışında 10-15 müsellem bulunurdu ki bunlar camiinin müdavimleriydi. Bunlar 1’er akçe alırlardı. Bu sadece küçük bir kasabadaki bir tesiste görevli çalışanların sayısıydı. Ayrıca devlet bu kişilere üç öğün yemek verirdi.

Genelde Osmanlı tarihçileri bu durumu sert bir şekilde eleştirmekteydiler. İlk bakışta durum son derece doğru bir tespit olarak gözükebilir. Zira üretmeyen bir toplumun gelişmesi mümkün olamazdı. Fakat Osmanlı Devleti sosyal bir devletti. Halkını Allah’ın emaneti olarak görüp koruyup kollardı. İste bu külliyeler sayesinde çift yönlü istihdam sağlanıyordu. Devlet halkı sokağa bırakmayıp az bir maaş vererek istihdam ediyordu. En düşük bir kadının 35 akçe aldığı bir zamanda bu insanlara sarf edilen meblağlar 1-2 akçe idi. Zira kırsaldan şehre gelenler için iş bulmak kolay değildi. Dolayısıyla insanlar hırsızlık, gasp, dilencilik yapacaklar ya da daha kötü yollara düşeceklerdi. Bu yolla devlet küçük meblağlar ile insanları kötülükten koruduğu gibi devlete zarar vermelerini de engellemekteydi. Üstelik insanlar bu sayede camiye de çekiliyordu. Bunların ailelerini de düşünürsek nüfusun önemli bir kısmını teşkil ediyorlardı. Dolayısıyla bu sistemin kasabanın gelişimine etkisi açıktır. Sonuç olarak mürtezikalar her ne kadar zararlı görünse de toplumu ayakta tutmak için muazzam bir uygulama olduğu anlaşılmaktadır.

Genel Notlar

Dünya fındığının %70’i Türkiye’de üretilmesine rağmen fındık borsası Hamburg’dadır.

Fatih dönemi ile Kanuni karşısındaki Avrupa aynı değildi. Bayezid dönemi Avrupası ile Kanuni dönemi Avrupası aynı değildir. Kanuni muhteşem unvanını aldı ve Avrupa’yla boğaz boğaza mücadele etti ama bunun faturası ağır oldu.(Celali İsyanları)

İthalat serbesttir. Gümrük yoktur.


 

[1] Her yedi deve birbirine bağlanıp gruplar halinde yola çıkılırdı.

[2] 1472 yılında Uzun Hasan’ın orduları Tokat’ı tahrip ve yağma yapmış bu tarihten sonra Tokat eski gücünü hiç ulaşamadı.

[3] Bu yolda her çeşit baharat taşınırdı: Zencefil, zerdeçal, tarçın, kakule, nane, kekik gibi.

[4] Fırat Nehri, Birecik’ten sonra teknelerin seyahat edebileceği derecede dinginleşir. Osmanlı’nın burada bir tersanesi vardı.   Gerekli görüldüğünde Osmanlı bu yolu kullanırdı.

[5] Sivas ve Kayseri önemli bir ticaret şehirleridir. Uluslararası pazar Yabanlu pazarı bu iki şehrin arasındadır. Burada özellikle savaşçı genç erkekler satılırdı. Deşti Kıpçak, Kafkaslardan mavi gözlü sarışın genç erkekler burada satılırdı. Bölgedeki devletler ordularına insan ihtiyacını buradan karşılardı. Memluk devletinin kurucusu ve geliştiricisi Baybars buradan çıkmıştır.