Osmanlı Müessese ve Medeniyeti Tarihi Ders Notları

Osmanlı Devleti’nde Hanedan Teessüsü

Osmanlı hanedanı, otoritesini meşrulaştırmak için asalet, veraset, adalet gibi dünyevi unsurları kullanırken, ilahi yollar[1] ile de bu amacını desteklemiştir. Zira gökte tek bir Allah olduğu gibi, yeryüzünde de tek bir hükümdar olması gerektiğine dair bir inanış söz konusudur. Ancak Padişah ne kadar mutlak iktidara sahip olsa da bir şekilde kanunlara bağlıdır ve hodbehot[2] hareket edemezdi.

Türkler arasındaki genel ananeye göre yönetme kudretine ve vasfına sahip boy Oğuz boyudur. Bu boydan gelenler idari olarak yönetme yetkisine sahip oluyordu. İşte bu algı ve anlayışın etkisiyle Osmanlı, soyunu Kayı boyuna bağlanmaya çalışılmaktadır. Özellikle Timur ile mücadele sırasında Oğuzculuk akımının büyük ivme yaşamasının nedeni bundandır. Sonuç olarak Osmanlı Devleti gerçekten de Oğuz kökenli olabilmesi muhtemeldir. Ancak daha da muhtemel olan Oğuz kökenli olmasa bile soyunu bu boya dayandıracak olmasıdır.

Osmanlı Devleti’nin, çadır (yörük, dağ) kültüründen sistemsiz olarak geliştiği söylense de bu teori doğru değildir. Çünkü çadırdan gelerek dünyaya hakım bir devlet kurması sistemlerinin muazzamlığından kaynaklanmaktadır. İleri görüşlü akıl ve mantıklı politikaları onların harikulade bir sistem benimsemelerinin kanıtıdır.

Orhan Gazi, ordu ve divan oluşturarak devletleşme yolunda önemli adımlar atmıştır. Bundan sonra oldukça başarılı bir akıl yürütmenin ürünü olarak toprak dağıtımı kaidelere göre yaparak zenginleşmenin önünü kapatmıştır. I. Murad dönemine gelindiğinde ise devlet büyükçe daha disiplinli bir ordu ihtiyacı ortaya çıktı bunun akabinde Yeniçeri Ocağı kuruldu. Bu dönem beylikten devlete geçiş bu dönemi olarak ifade edilir. Zaten I. Murat Hüdavendigar unvanı bu durumun tesiriyle kullanıyor. Fatih ile de imparatorluğa geçildi.

Devletin ilk dönemlerinde Türk beyleri çok güçlenmeye başlamıştı bunun en iyi örneği Çandarlı ailesidir. Fatih döneminde kendi otoritesini sağlamlaştırma politikası doğrultusunda Türkler tasfiye edilerek devşirmeler devlet içinde önemli mevkiler getirilmeye başlandı. Bundan sonra devşirmeler önemli güce haiz olmaya başladığında ise onlar da görevden alınmaya başladırlar. Bu durum esasen Osmanlı’nın sistemi idi. devlet otoritesini sarsacak bir gücün oluşmasını hep engelliyordu.

 

Osmanlı Devleti’nde Saltanat Usulü

Osmanlılarda bir saltanat kanunu olmadığından dolayı ölen hükümdarın yerine hangi oğlunun geçeceği hakkında bir kanun yoktu. Ancak liyakatli olanın getirilmesi esastı. I. Murat’ döneminde ülke padişah ve oğullarının malıdır anlayışı oluştu. Cülus töreni, yeni padişahın da tahta çıkışını ifade ettiği gibi aynı zamanda da eski padişahın cenazesi törenidir. Yeni padişah ile birçok şey değişir yeni beratlar gönderilir. Eski padişahın tuğrası artık geçeriz sayılır.

Kardeş katlini yasalaştıran Fatih bu konuda oldukça eleştiriliyor. Ancak Fatih’ten öncede süregelen bir kardeş katli geleneği vardı. Zira Osmanlı Devleti’nde kardeş katli, kuruluştan itibaren var olan bir uygulama idi. En başında Ertuğrul Gazi öldüğü zaman Osman Gazi, kardeşi Dündar Beyi öldürüp beyliğin başına geçmişti. Osman Gazinin uyguladığı tahta geçme kuralı daha sonra Orhan Gazi’nin tahta çıkışmasıyla da tam olarak yerleşti. Bir başka örnek ise I. Kosava Savaşı’nın ardından I. Murat öleceği anlaşılınca taht sorunu ortaya çıktı. Oğulları Y.Bayezid ve Yakup Bey arasından birisi tahta geçmeliydi. Devletin içindeki seçkin kimseler Bayezid’ı tahta layık gördüler ve Yakup Beyi boğdurup öldürdüler. Bu ve bundan sonra görüleceği üzere Osmanlı Devleti’nde, devlet ileri gelenlerinin hangi kardeşin tahta çıkmasını belirlemede önemli rol almışlardır.

Yavuz Sultan Selim yaşça küçük olmasına rağmen diğer kardeşlerini bertaraf ederek tahta geçmeye muvaffak olmuştur.

I.Ahmet sancağa gönderme usulüne kaldırarak ekberiyet sistemini getirmiştir. Saltanat ilk defa I. Ahmet ‘in ölümünün ardından babadan oğula geçmemiştir. I.Ahmet genç yaşta tahta geçtiğinden henüz saltanatın devamını sağlayacak bir oğlu yoktu. Bu yüzden ondan öncekilerden farklı olarak tahta geçtiğinde kardeşi öldürülmedi.  Bir şehzade dünyaya gelince I. Ahmed kardeşinin öldürülmesini istese de Mustafa’nın şuurun yerinde olmamasından dolayı öldürülmesinin önüne geçildi. Ahmet vefa edince oğulları küçük olduğundan tahta kardeşi Mustafa’nın geçmesi uygun görülmüştü.

  1. Murad öldüğünde kardeşi İbrahim ilk etapta inanmayarak tahta geçmek istememiş. Sonra yoğun çabalar sonucunda inanmış ve tahta geçmiştir.

 

Şehzadeler

Padişahın çocuğu doğduğunda erkek olursa 7 kez, kız olursa 3 kez top atılır ve gelenek üzerine Beşik Alayi töreni yapılırdı. Doğumun üçüncü günü valide sultan, altıncı gün ise sadrazam beşik gönderirdi. Ayrıca divan heyetinin bulunduğu bir tören gerçekleştirilirdi. Doğduktan sonra ilk olarak bir sütanne ve dadı, bir yaşına geldiğinde lala, altı yaşına gelince de hoca atanırdı. Şehzade hocalarının, ilmiye sınıfının en yüksek mevkii olan şeyhülislamlık ile aynı kademede görülmesi dikkate değerdir.[3] Şehzadeler çok titiz bir eğitimden geçirilirdi. Şehzadelerin haremdeki ilk dersi Beydi Besmele idi. İyi bir dövüşçü ve ata binici olarak yetiştirilir.

Osmanlı’da sünnet düğünü, şehzadenin halka takdimidir. En çok konuşulan sünnet düğünü, 1582’deki III. Mehmed sünnet düğünüdür. Hanedan kadınlarının düğünleri de bu törenlerde birleştirilirdi. Böylelikle fazla masrafın önüne geçilirdi. Sünnet olan şehzadeler annesiyle sancağa çıkarılırdı. Sancağa, 7 yaşında çıkanlarda oldu, 21 yaşında çıkan da oldu. Saraydaki ekibe benzer bir mahiyette şehzade sancağa giderdi. En önemli sancaklar Manisa[4], Amasya[5], Kütahya’dır. Rumeli’de sancak verilmez bunun nedeni Çelebi Mehmet döneminde yaşananlar yani Avrupa’dan yardım alarak isyan çıkarabilme olasılığının fazla olmasıdır. Ancak ilerleyen süreçte bu sistem kaldırıldı. 16. asrın sonralarına doğru şehzadeler saray dışına çıkarılmadı. Şimşirlik denilen yerde hizmetlerinde bulunan birkaç cariye ile birlikte sıkıntılı ve korku içinde bir hayat geçirdiler.  Bunun en önemli amacı şehzadenin yönetimde deneyim kazanmasıdır. Ayrıca gönderildikleri bölge Anadolu beyliklerinin merkezi olduğu için en ufak bir hakimiyetsizlik durumunda bölgenin isyan edebilme olasılığı yüksekti bu yüzden hanedandan birileri buralara atanırdı.

 

Osmanlı Devleti’nin Sarayları ve Saray Teşkilatı

Osmanlı Devleti’nde idari yapısının merkezi saraydır. Saraylar padişahların hem ikamet ettikleri yer hem de bütün devlet işlerinin görüşülüp karar verildiği en yüksek devlet dairesiydi. İdarenin hakimi ve sahibi padişahtı. Sadrazam ve Divan-ı Hümayun’un diğer üyeleri, padişahın en büyük yardımcılarıydı. Divanda, devletin birinci derecede önemli mülki, idari, mali, siyasi, askeri meseleleri görüşülüp karara bağlanırdı. Saray, devletin en yüksek idare organı olduğu gibi aynı zamanda devletin ihtiyaç duyduğu idarecileri yetiştiren bir müessese idi. Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra, saray teşkilatı da diğer kurumlar gibi gelişme gösterdi. Bursa ve Edirne saraylarından sonra, İstanbul’un fethi üzerine, bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasının olduğu yerde, Fatih Sultan Mehmed tarafından, Saray-ı Atik denilen Eski Saray kuruldu. Daha sonra yine Fatih tarafından, Saray-ı Cedid adı verilen Topkapı Sarayı yaptırıldı. Sarayın kendine mahsus usul ve erkânı vardı. Osmanlı Devleti’nde saray üç kısımdan meydana gelmişti.

Birun: Sarayın dışı, yani Babüs’saade haricindeki teşkilatıdır. Bu bölümün işleri çeşitli olduğundan, her birinin memurları da ayrı ayrı sınıflardandı. Burada görevli olan ilmiye sınıfı ile Birun ağaları denilen kişiler, sarayın hem harem, hem de enderun kısmının dışındaki yerlerde ve dairelerde bulunup, görevlerini yaparlar ve akşamları evlerine giderlerdi. Birun teşkilatına ait bütün tayinler, sadrazam tarafından yapılırdı.

Enderun: Sarayın bu bölümü, yüksek dereceli devlet memuru yetiştiren bir eğitim yeriydi. Bir kısmı sarayda ve bir kısmı da orduda olmak üzere Müslüman Türk terbiye ve kültürü ile yoğrulmuş, padişaha sadık bir sınıf yetiştirdi. Yetiştirilen kişiler devletin ihtiyaç duyduğu mevkilerde görev alır.

Harem-i hümayun: Padişahın aile efradının; padişah kadınlarının, padişahın kız ve erkek çocukları ile harem ağalarının ve muhasiplerinin oturduğu yerdi.

 

Bursa Sarayı

Osmanlı Beyliği kurulduğu zaman ilk merkezi Bursa’dır.  Kaynaklardan çıkarılan az malumata göre burada bir sarayın olduğu ve Fatih dönemine kadar kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Edirne’deki Eski ve Yeni Saray

Evliya çelebiye göre Eski Saray Sultan Selim Camii civarında Kabak Meydanı denilen yerde imiş.

Edirne’nin en meşhur sarayı olan Hünkarbahçe yani Yenisaray harem daireleri ve benzeri teşkilatlar vardır. Burası ilk olarak I. Murad döneminde inşa edilmiş sonra gelenler buraya başka yapılar eklemiştir.  Yenisarayın Tunca Nehri sardığı için Eskisaray gibi kalın duvarlar yapılmamıştır. Edirne, İstanbul’un fethinden bir süre sonra devletin merkezi olmaktan çıkmıştır. Başkent her ne kadar İstanbul’a taşınsa da buradaki saray birçok padişah tarafından kullanılmıştır. Özellikle Avcı Mehmed çevresindeki ormanlık alanda avlandığı için burada zaman geçirmiştir.

İstanbul’daki Eski Saray

Saray-ı-atik-ı mamure, yani İstanbul’daki eski saray, İstanbul’un fethinin ardından II. Mehmed tarafında yaptırılmıştır. Ancak bazı sebeplerden dolayı padişahın oturması münasip görülmeyince iki sene sonra İstanbul’da yeni sarayın yapımına başlandı.  Bu saray terk edildikten sonra burası eski padişahların aileleriyle kızlarına tahsis edildi

İstavruz Sarayı

Beylerbeyi Sarayı. Birinci Ahmet geniş bir bahçe olan bu araziye yapılar kurmuştur.

Topkapı Sarayı (Yeni Saray)

Topkapı Sarayı’na, Saray-ı cedid-i amire de denilmektedir. Kaynaklardan anlaşılabildiği kadarıyla inşasına Fatih döneminde, 1465 senesinde inşasına başlanmış 1478 senesinde de sona ermiştir. Marmara denizini Karadeniz’e bağlayan boğazın önünde, yani İstanbul’un en güzel yerlerinden olan Sarayburnu’na inşa edilmiştir. Sarayın ismi deniz tarafında bulunan bir kapısının adı Topkapı olmasından dolayı almıştır.  Evvelce bu mevkide bulunan ancak yangın sonucu yok olan ahşap bir saraydan ismini gelmiştir

Topkapı Sarayı, Hasbahçe ile birlikte 700 dönümlük oldukça geniş bir alana sahipti. Mimari olarak üç kısma ayrılmıştır. İlk kısım Bab-ı Hümayun ile Orta Kapı arasındaki saha, ikinci kısım Orta Kapı ile Babüssaade arası,  üçüncü kısım Babüssaade içidir. Dışarıdan içeriye doğru giderek mahremleşen geleneksel bir görünüm söz konusudur. Sarayın birçok kapısı vardır en görkemli olan ana kapıdır. Ortadoğu geleneğinde devlet katının simgesi olan Bab denilen kemerli kapıların her biri ayrı sembolik anlama sahiplerdi.

Yeni saray, Dolmabahçe, Çırağan ve Yıldız saraylarının inşasına kadar tek merkez olma özelliğini korudu. Seyahatnameler ve sefirlerin yazdıklarında Bab-ı hümayundan Babüssaade’ye kadar olan kısımları anlatılmıştır. Daha ilerisi olan Enderun ve Harem-i hümayun’u ilk kez tenvir eden meşrutiyettin ilanından sonra vakanüvis Abdurrahman Şeref Bey’dir.

İlk kapı yani Bab-ı hümayun iç içe iki kapıdan oluşmaktadır. Bab-ı Hümayun ile Orta kapı arasında takriben üç yüz metre ve bu alanda çeşitli yapılar bulunmakta idi. Bu ilk avluda hizmet binaları yer alır. Buraya herkes atıyla girebilirdi.

Bab-ı selam yani Orta Kapı, bu kapıda Bab-ı hümayun gibi içli dışlı iki kapılıdır. Kapının iki tarafında iki kule olup bu kulelerin altında Kapı arası denilen mahal vardır. Orta kapıdan geçince önceki avludan daha güzel ve daha büyük bir avluya girilir. Bayram ve ulufe alayları burada yapıldığı için bu meydana Alay Meydanı denilmiştir. Meydanın dört tarafı mermer direkli ve tavanlıdır.

Babü’s-saade kapısına Akağalar Kapısı da denirdi. Burası da iç içe kapıdır. Kapının öne kısmında mermer sütunlara dayanan bir revak vardır. Törenlerde padişahın tahtı buranın altına kurulurdu.  İçeri girildiğinde enderunluların üçüncü yer dediği alana girilir. Harem-i hümayun ve Enderun buradadır. Burada izbe ve karanlık avlular ve merdivenler, alçak tavanlı odalar ruha kasvet verir.

Enderun

Esasında Enderun sarayın bir bölümüdür. Saraydaki eğitim mekanizması bu bölümün içinde olduğu için işleyen sisteme Enderun sistemi denilmiştir. Bu sistemle devletin ihtiyaç duyduğu asker ve idareciler yetiştirilirdi. Sistemin temellerinin Yıldırım Bayezid ile atıldığı rivayet edilir. Fatih döneminde tam manada teşkilatlanmıştır.

Enderun’a kan soyu olmayan, sıradan sadece padişaha bağlı olup onun bendesi olacak kişiler alınırdı. Türklerin dağlı olduğu itaate zorlanamadığı bilindiğinden enderuna alınmazlardı. Diğer taraftan Bosnalı Müslümanlar hariç[6] ki bunlara Poturoğulları deniyor Müslümanlar da alınmazdı. Bu durum Sultan Selim’e kadar böyle devam etmiş. Onunla birlikte çok istisnada olsa Türk kökenliler de alınmaya başladı.

Medresede (ilmiye) şeriat kanun doğrultusunda bir eğitim işlerken Sarayın okulu Enderun  (ümera) ise daha pozitif, medreseye göre daha laik bir sistemi vardır. Edirne sarayında bir enderun mektebinin var olduğunu biliyor olsak da en iyi enderun eğitimi Topkapı Sarayı’nda idi. Enderunda yetiştirilen bir kul için gelinebilecek en yüksek mevki veziri azamlık idi.

Sistem için İnsan kaynağı önceleri Pencik usulüyle ile yani savaşlardan esir edilen gençlerden sağlanıyordu. Ancak 1402 Ankara savaşı ve iç savaş sürecinde bu şekilde gençler temin edilmeyince devlet, yeni bir usule geçti. Devşirme sistemi olarak nitelendirilen bu yeni sistemde Osmanlı’ya dahil olan yabancı topraklarda yaşayan kırk hane başına bir erkek evlat alınırdı. Bu durum insan vergisi olarak da yorumlanmaktadır.

Turnacıbaşı ismiyle ifade edilen görevli ferman ile devşirmelerin alınacağı bölgeye gider. Seçilen bölgeden 40 haneden bir çocuk alınmak üzere görev ifa edilirdi. Seçim yapılırken oldukça titiz davranılıp güzel olan çocuklar seçilirdi. Tek çocuk olanlar, evli olanlar, Türkçe bilenler, sünnet edilmişler, aşırı uzun ya da kısalar, kel, fodul ve köseler alınmazdı. Ayrıca çok zengin ve çok fakir ailelerin çocukları alınmadığı gibi Yahudiler de alınmazdı. Çünkü askerlik için uygun niteliklere sahip oldukları düşünülmezdi. Alınan çocukların yaşı 8 ile 18 arasında değişmektedir. Çocukları alınan ailelerden üzülenler olduğu gibi bu durumdan gurur duyanlarda olurdu. Çocuğunu vermemek istemeyen aileler bir uzvunu sakatlamak ya da evlendirmek gibi çeşitli yöntemlere başvururlardı.

Toplanan çocuklar sürü denilen kafilelerle devlet merkezine gönderilir. İstanbul’a getirilen çocuklar İlm-i kıyafete, yani fiziki yapıdan karakter tahlili yapabilme bilgisine vakıf hocalar tarafından incelenir[7]. Burada seçilen çocuklar enderuna alınırdı.  Böylelikle enderunda tam bir seçkinler sınıfı oluşturulurdu. Diğer çocuklar ise Tük dili, örf ve adetlerini öğrenip daha sonra yeniçeri yapılmak amacı ile Türk köylülerinin yanına gönderilirdi. Bu usule Türk’e verme denirdi.

İlk günden itibaren psikolojik eğitime tabi tutulurdu. Saraya getirilen çocuk üç gün boyunca yalnız bırakılır. Kendisiyle kimse konuşmazdı. Bu bir çeşit arınma ayiniydi.

Enderun’a seçilen çocuklar İlk olarak kelime-i şahadet getirip sünnet edildikten sonra Türkçe adlar alıp dış saraylara gönderilirdi. Bu saraylarda kabiliyetli olan çocuklar seçilir Topkapı sarayında Enderun okuluna alınırdı. Topkapı’ya alınanlar burada mükemmel bir tahsil görürlerdi. Sarayda her koğuşun ve sınıfın fertlerinin kaydına mahsus defterler olup, bunların saray terbiyesi üzere yetişmeleri için, her koğuşta lala tabir edilen hocalar vardı. En üste oda haricinde dayak ve aç bırakma disiplin aracı idi.  Enderunlular, olgunluğu ve gücü ifade ettiğinden sakal bırakamazlardı. Fiziki eğitim[8] ile vücutları forma sokulurdur bu doğrultuda eğlenceli oyunlar[9] gerçekleştirilirdi. Öğrenciler her şeyden önce faziletli bir savaşçı devlete sadık bir Müslüman olarak yetiştirilirdi. Adab-ı muaşeret davranış ve tavır çok önemliydi. Zira o dönemde bir enderunlu duruşundan ve tavrından anlaşılabilirdi. 13-14 yıl süren eğitimler neticesinde kimliklerinden tam anlamıyla arınmış bir hale gelirlerdi. Eğitim gören Enderunlular sıraları gelince yetenek ve kabiliyetlerine göre çeşitli devlet işlerine tayin edilirlerdi. Bir kul için Vezir-i Azamlık gelinebilecek en üst noktadır.

Enderunda, devletin muhtelif makamlarına namzet olarak yetiştirilen çocuklara iç oğlanı denirdi. İç oğlanlarının maaşları ulufe gibi üç ayda bir verilirdi.

Yenisarayın İçoğlanları ve Bölümleri

Yeni Saray’ın iç oğlanlarına Gılmanan-ı Enderun denirdi. Yeni Saray’da Enderun içinde altı bölüm mevcuttu. Bu altı odadaki iç oğlanlarının derece ve mevkileri birbirinden farklı olduğu gibi hizmetleri ve maaşları da çeşitliydi. Hepsi Babüssade’den içeri kısma hizmet ederlerdi. Bunların maaşları gibi yiyecek ve giyecek ihtiyaçları saray tarafından temin edilirdi.  Asıl işleri idarecilik konusunda eğitim almaktır. Bu görevler lüzumlu hallerde yapılırdı. Enderunun atamaları padişah tarafından yapılıdır. Padişahlar genelde günlük hayatlarını Has odalılar ve saraydaki dilsiz ve cücelerle geçirirlerdi. Bu gençler padişahın en yakınında bulunarak pratikte devlet yönetimini en iyi şekilde öğreniyorlar, diğer taraftan ise padişah ta yakın gelecekte devleti yönetecek kadroları her yönleri il tanıma imkanı elde etmiş oluyordu.

Büyük ve Küçük oda gılmanlarına dolama giydiklerinden dolayı dolamalı denirken bunun haricindekilere Kaftanlı ismi verilmişti.

Büyük ve Küçük Odalar

Bu bölüm bir nevi hazırlık sınıfıdır. Büyük ve Küçük odalar farkı mekan olarak büyük ve küçük olmasıdır. Bu odalar temel derslerin verilmesi görevini üstlenmiştir. Burada dil dersleri[10], Kur’an dersi, hattatlık gibi derslerin yanında öğrencilerin güreş, atlama, koşu, ok çekme gibi oyunlarla bedeni olarak da gelişimleri sağlanırdı. Bu oda mensuplarına dolamalı denilirdi. Sıraları gelince seferli ocağına terfi alırlardı. Terfi almaya hak kazanmayanlar ise sipah ya da silahdar bölüklerine çıkarılırdı.

Doğancı Koğuşu

Hane-i Bazyan da denilen doğancı koğuşu 40 kişilik bir cemaat idi. Avcı Mehmed bunları kaldırdığından olarak hakkındakiler bilinmiyor. Ancak bir kaynağa göre bu bölümden padişah avı için şahinler eğiten bir bölük vardı.

 

 

Seferli Koğuşu

  1. Murad döneminde, Revan Seferi’ne giderken oluşturulmuştur. Evvelce görevleri enderun halkının çamaşırların yıkamaktı. Daha sonraları meslek gruplarının toplandığı bir oda haline getirildi. burada toplanmış: pehlivanlar, berber, tellak, keseci, hanendeler, sazedeler, cüceler, soytarılar. Bu bölük 1831’de lağvedilmiştir.

Kiler Odası

Fatih döneminde kurulmuştur. Padişah’ın yemeğinin pişirilmesi, sofrasının kurulması ve yemeğin servisinden Kilerci Başı sorumludur. Bunlardan başka meşrubat hazırlamakla ilgilenirdi. Ayrıca Kiler Koğuşu aynı zamanda eczacılık hizmetini üstlenmiştir. İlk nisan yağmurunu padişaha bunlar takdim ederler[11].

Hazine Odası

Fatih döneminde kurulmuş olup genel olarak 60 kişi bulunurdu ve mensuplarına hazineli denirdi.  Bu mevkide oldukça güvenilir kişiler bulunurdu. Hazinedar Başı ve Hazine Kethüdası Hazine odasının amirleriydi. Saray çalışanlarının ücretlerini verir. Kendi içinde 4 oda vardır. Silahların bulunduğu kumaşların bulunduğu basılmamış alın ve gümüşlerin bulunduğu.

Has Oda

Fatih döneminde kurulmuş olup genel olarak 40 kişi bulunurdu. Enderun içinde en saygın ve güvenilir konum burasıdır. Has odabaşı, silahtar, çuhadar, rikabdar, tülbent gulamı ve miftah gulamı. Has odadakiler saraydaki herkes ile konuşabilmek özgürlüğüne ve padişaha yakın olma imkanına sahiptiler.

Has odabaşı: Padişahın elbisesini giydirmek ve çıkartmakla görevli olup Padişah nereye giderse yanında bulunurdu.

Silahtar: Genel olarak padişaha ait silahları muhafaza ederdi. Ayrıca merasimlerde padişahın kılıcını ve tüfeğini taşıyarak hükümdarın sağ gerisinde yürüdü. Aynı zamanda padişahın yakın korumasıdır. Başında zülüf ve kırmızı kadifeli üsküf taşırdı.

Çuhadar: Tören sırasında Padişahın kaftan ve yağmurluğunu taşır.

Rikapdar: Padişahın üzengisini tutarak ata binmesine yardımcı oluyor.

Tülbend Gulamı: Padişahı sarığını muhafaza etmek ve taşımakla görevliydi.

 

Birun

Birun, Babü’s Sade’ye harici olan kısmı ifade eder. Buradakiler sarayın daimi sakinlerinden faklı olarak birun kısmındakiler akşamları evlerine dönerlerdi. Arzu ederlerse sakal dahi bırakabilirlerdi.

 

  1. Ulema
  2. Eminler
  3. Kapıkulu Ordusu
  4. Üzengi Ağaları
  5. Müteferrikalar
  6. Bostancı Ocağı
  7. Has Ahır

Ulema

Padişah Hocası: Şehzadelikleri zamanında ders verdikleri hocalar tahta geçtiklerinde padişah hocası olurlardı.

Hekim Başı: İmparatorluk dahilindeki doktorlar, cerrah, göz hekimleri nezareti buna aitti.

Cerrah Başı: şehzadelerin sünnetleri ve hadım ağlarının muayeneleri bunun vazifesiydi

Kehhal Başı:  Göz hekimi

Hünkar İmamı: Padişahların namaz kılarken kendisini uydukları zata denirdi.  

Münnecim Başı:

 

Eminler

Şerhremini:  Saray ve hükümete ait tamirat ve bina işleriyle meşgul olurlar.

Darphane Emini: Önceden Anadolu ve Rumeli’de darphaneler vardı. Fakat yaşanan suiistimaller nedeniyle I. Mahmud zamanında İstanbul’dan başka mahallerde para bastırma usulünü kaldırıldı. Darphanede kesilen paranın ayarını belirler kontrol ederdi. Darphane Emiri her sene değiştirilirdi.

Arpa Emini: Saray ahırlarının ihtiyacı olan ot ve arpa ile hayvanlarını levazımatını temin ederdi.

Matbah-ı Emini: Sarayı yemeklerinin hazırlanmasından sorumluydular.

 

Kapıkulu Ordusu

Yeniçeriler, Sipahiler, Silahtar, sağ-sol Ulufeciler, sağ-sol Garipçiler

 

Üzengi Ağaları: Padişahın yanında ata binerek törenlere katılır.

Yeniçeri Ağası: Güvenlikten sorumludur

Miralem:

Çakırcı Başı

Müteferrikalar: Hademeler.

Mirahur: Saraydaki atlardan atlarla yapılan tüm organizasyonlardan sorumluydu.

Kapıcaları Kethüdası: Bab-ı hümayın ve Orta kapıda bekleyen bütün kapıcıların amiri

Kapıcılar ve Kapıcıbaşılar:

 

 

Harem

İlk dönemdeki şehzade evliliklerinin siyasi ve politik olduğu görülmektedir. Anadolu beylerinin, Bizans imparatorlarının, Sırp ve Bulgar krallarının kızları ile evlenildi.[12] Sonra ise harem sistemine geçilmiştir. Bu sistemle hanedanın kutsiyeti nedeniyle Türk kızları saraya alınmazdı. Taht üzerinde hak idealarının önünü geçmek için harem kadınları köle pazarlarından alınırdı. Esasen harem bir nevi Osmanlı soyunun devamını sağlayan çocuk üretim mekanizması mahiyetindeydi.

Haremin kelime anlamı girilmesi yasak olan yerdir. Osmanlı’da harem padişahın ve aile efradının yani padişahın kadınlarının, çocuklarının ve muhasipleri ile harem ağalarının oturduğu yerdi. Aynı zamanda hanedan soyun devamını sağlayan bir mahiyete sahipti. Bu mahrem olan yer hakkındaki bilgiler oldukça kısıtlıdır. Haremin ilk ne zaman kurulduğu bilinmiyor.  Genel olarak II. Mehmed döneminde teşkilatlandığı kabul edilmektedir. Edirne sarayında kısmen başladığı Topkapı Sarayı’nda da geliştiği görüşü yaygındır.  Osmanlı’daki harem sisteminin benzerlerini başka medeniyetlerde de görürüz. Bunun adı Hindistan’da perde, İran’da Enderun, Arabistan’da da haremdi.

Takriben haremde 700-800 cariye bulunurdu. Genellikle kuzeyli kadınlar olmak üzere esir pazarlarından satın alma usulüyle kadınlar alınırdı. Hizmet cariyeleri haricinde cariyelerin güzel olması şarttı. Saraya alınan kadınların Enderun siteminin biraz daha hafifine tabi olarak çok titiz ve ciddi bir eğitimden geçirilirlerdi. Dini bilgiler, Türkçe, nakış gibi eğitimler gördükleri gibi zarafet[13], nezaket, adap ve terbiyeye gibi konularda yetiştirilirlerdi.

Diğer taraftan ok sıkı bir şekilde gözetlenen saray kadınları ancak Karağalar nezaretinde dışarı çıkabilirlerdi. Harem dairesin padişahtan başka hiçbir erkek giremezdi[14]. Öyle ki hareme getirilen müzisyenlerin dahi gözleri bağlı olurdu. Hatta Harem bölümün bulunduğu taraftan denize dubalar çekilerek gemilerin dahi yaklaşmasına izin verilmezdi. Bundanlar dolayı Halil İnalcık burayı kadınlar manastırına benzetmektedir.

Haremde hiyerarşi en alttan yukarı doğru cariyeler, kalfalar, ustalar, odalıklar, ikballer, kadın efendiler ve en üstte Valide Sultan şeklindedir. Haremin idaresi haznedar usta vasıtasıyla yönetilirdi. Padişahın ilk kadını baş kadın olurdu. Diğerleri kıdemlerine göre sıralanırdı.[15] Padişah kadınlarına kadın efendi denirdi. Padişah ile birlikte olup çocuk yapan cariyelere ikbal denirdi. Görüşme sürerse has oda, devam ederse Haseki Kadın, eğer Haseki Kadının oğlu tahta çıkarsa Haseki Sultan olurdu. Cariyeler 7-9 yıllık bir süre içerisinde eğer padişaha çocuk verememişse saraydan ayrılırdı. Bu genellikle saray dışından birisiyle evlendirilerek gerçekleşirdi.

Harem dairesi önceden Eski Sarayda idi. Yeni Saray kurulduktan bir süre sonra Yeni Saray geçmiştir. Harem, 1585’li yıllarda devletin merkezi olan Yeni Saraya taşınınca saray kadınları yönetimde etkili olmaya başladılar. Zira kadınlar salatanı olarak ifade edilen sürecin bu döneme denk gelmesi tesadüf değildir. Kadınlar saltanatı özellikle 17. Etkisini göstermiştir,  Safiye Sultan, Kösem Sultan, Rabia Gülnüş Sultan gibi isimler devlet içinde oldukça etkili olmuşlardır. Ayrıca sarayda İlk sultan unvanını kullanan kadın Yavuz’un eşi Ayşe Hafsa Sultan’dır. Hasekiler, paşmaklık denilen önemli miktarda bir gelire sahiptirler. Ayrıca valide sultanlar da 3 bin akçelik bir has toprak gelirinin sahibidir.

Haremin kapısında hadım ağalar bulunurdu. Bunlar haremdeki kadınların dışarıyla olan bağlantılarını sağlarlardı. Küçük yaşta Sudan ve Habeş’ten gelen siyahiler hadım edilerek bu görev için eğitilirlerdi. Haremde bulunduğu sırada padişahın hizmetini gören Çeşnigir usta[16], berber usta, kilerci usta gibi cariyeler bulunurdu. Haremdeki bölümler:

Külhan: Hamamdan sorumlu bölüm.

Kiler: Yemek ve yiyeceklerin saklandığı bölüm.

Hazine: Haremin alışveriş parası burada idare edilirdi.

Çamaşır: Çamaşırların yıkandığı bölüm.

Birun

Birun, sarayın dışı, yani Babüs’saade haricindeki teşkilatıdır. Bu bölümün işleri çeşitli olduğundan, her birinin memurları da ayrı ayrı sınıflardandı. Burada görevli olan ilmiye sınıfı ile Birun ağaları denilen kişiler, sarayın hem harem, hem de enderun kısmının dışındaki yerlerde ve dairelerde bulunup, görevlerini yaparlar ve akşamları evlerine giderlerdi. Birun teşkilatına ait bütün tayinler, sadrazam tarafından yapılırdı.

 

  1. Ulema
  2. Eminler
  3. Kapıkulu Ordusu
  4. Üzengi Ağaları
  5. Müteferrikalar
  6. Bostancı Ocağı
  7. Has Ahır

 

 

Ulema

Padişah Hocası: Şehzadelikleri zamanında ders verdikleri hocalar tahta geçtiklerinde padişah hocası olurlardı.

Hekim Başı: İmparatorluk dahilindeki doktorlar, cerrah, göz hekimleri nezareti buna aitti.

Cerrah Başı: şehzadelerin sünnetleri ve hadım ağlarının muayeneleri bunun vazifesiydi

Kehhal Başı:  Göz hekimi

Hünkar İmamı: Padişahların namaz kılarken kendisini uydukları zata denirdi.  

Münnecim Başı:

 

Eminler

Şehremini:  Saray ve hükümete ait tamirat ve bina işleriyle meşgul olurlar.

Darphane Emini: Önceden Anadolu ve Rumeli’de darphaneler vardı. Fakat yaşanan suiistimaller nedeniyle I. Mahmud zamanında İstanbul’dan başka mahallerde para bastırma usulünü kaldırıldı. Darphanede kesilen paranın ayarını belirler kontrol ederdi. Darphane Emiri her sene değiştirilirdi.

Arpa Emini: Saray ahırlarının ihtiyacı olan ot ve arpa ile hayvanlarını levazımatını temin ederdi.

Matbah-ı Emini: Sarayı yemeklerinin hazırlanmasından sorumluydular.

 

 

 

Divan-ı Hümayun

Birçok kaynak divan kavramını Farsça kökenli olarak kabul eder. Ancak kavramın etimolojik kökeni Aramicedir. Türkçeye, Farsça ve Arapça yoluyla geçmiştir ve yüksek düzeydeki devlet adamlarının kurduğu büyük meclis anlamına gelir.

Devlet hayatını ilgilendiren işlerin ve sorunların görüşülüp karara bağlanması, bütün devletlerin duyduğu doğal bir ihtiyaçtır. Genel kanı itibariyle Türklerin divan geleneğini Abbasilerden aldığı kabul edilse de Türkler divan kavramına yabancı değillerdi. Zira eski Türklerde Kurultay bu mahiyetteydi. Burada devlet işleri görüşülüp karara bağlanırdı. Öyle ki Türklerde kengeşilen[1] işte bozuk olmaz inancı yaygındı. Bu sisteme Selçuklularda Divan-ı Ali, İlhanlılarda Divan-ı Kebir, Memluklerde ise Divan-ı Sultan denilmektedir. Osmanlılar da ise bu organizasyonun adı Divanı- Hümayun ’dur.

Divan-ı Hümayun, devletin dahili ve harici meselelerinin istişare edildiği, siyasi, idari, askeri, örfi, şer’i, adli ve mali işlerinin görüşülüp karara bağlandığı, bu kararların divan kalemleri tarafından mühimme defterine kayıt edildiği, elçilerin ağırlandığı, ulufelerin dağıtıldığı, özellikle 15. yüzyılın ortasından 17. yüzyılın ilk yarısına kadar Osmanlı Devleti’nin yönetimine damgasını vurmuş en önemli kurumdur. Ayrıca hangi din ve milletten olursa olsun halkın her kesiminden kadın-erkek, herkesin başvurabileceği yüksek mahkeme organı olarak da işlev görmekteydi.

Divan-ı Hümayun, Osmanlı Devleti kurulduktan sonra yönetim alanındaki gereksinimden ortaya çıkıp devletin sonuna kadar varlığını sürdürmüştür. Her ne kadar 17. yüzyıldan sonra etkisiz bir konuma düşmüşse de Osmanlı’nın yönetim mekanizmasını oluşturan en önemli kurum idi.

Her ne kadar kesin olmasa da ilk olarak divanın Osman Bey zamanında toplandığı görüşü vardır. Ancak bu son derece basit bir şekildeydi. Esasen divan sistemli olarak Orhan Bey ile toplanmaya başladı. Bu dönemde divanda, padişah ve alanında uzman kişiler bulunurdu. Orhan Bey’in emriyle üyeler dolama takarlardı.

Yıldırım Bayezid, cuma günleri namaz sebebiyle dışarı çıkardı. Bayezid, yüksek bir yere çıkarak burada halkın derdini dinlerdi. Bu durum zaman içinde gelişerek Cuma Selamı denilen geleneğe dönüştü. Padişahın gideceği yol üzerinde kalabalık kitleler sıraya girmeye başladı. Durum böyle olunca şikayetler kâğıda yazılmaya başlandı. Görevli bütün kâğıtları toplayıp saraya götürür burada önemli olanlar tasnif edilip padişaha sunulurdu.

Divan-ı Hümayunun gerçek anlamda örgütlenmesi ise Fatih döneminde gerçekleşti. Bu dönemde divan toplantıları Topkapı Sarayı’nda, Babüssaade kapsının sağında bulunan üç kubbesi olan ve Kubbealtı denilen mekânda yapılmaya başlandı. Zaten Divan-ı Hümayun deyimi ilk kez bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemden itibaren padişahlar divana katılmayıp, sadrazamlar padişahın vekili olarak divana başkanlık yapmaya başlamıştır. Divan sonunda alınan kararlar arz odasında padişaha sunulurdu. Sırasıyla Yeniçeri Ağası, Kadıasker, Sadrazam, Vezirler, Defterdar ve eğer vezir rütbesinde ise Nişancı arz odasına girerdi. Padişahın onayladığı kararlar yürürlüğe girer ve çavuşlar vasıtasıyla ilgili noktalara haber verilirdi. Bu durumu padişahın otoritesinin azalması olarak algılamak doğru değildir. Zira bu yeni sistem ve imparatorluğa dönüşmenin sembolü mahiyetindedir. Divan yasama, padişah yürütme niteliğini almıştı. Zaten padişahlar diledikleri zaman, Adalet Kasrı denilen pencereden divanı takip edebiliyorlardı.

Divan toplantısı sabah namazından sonra başlar ve öğleye kadar devam ederdi. Çavuşbaşı elindeki asasını yere vurarak Divan’ın sona erdiğini bildirirdi. Öğle vakti yemeğe geçilirdi. Arından öğle namazı kılınırdı. Öğleden sonra divanın gündem maddeleri henüz bitmemişe Paşakonağı’na yani sadrazam konağına geçilirdi. Bu divana İkindi Divanı adı verilmiştir.

Divan ilk kurulduğunda Cuma günleri hariç her sabah toplanırdı. 16. yüzyıldan itibaren dört günde bir 17. asrın ortalarından itibaren iki günde bir toplanmaya başlamıştır. 18. yüzyıldan itibaren sadrazam binasında yönetilmeye başlandı. Bundan dolayı burası yönetimde önemli bir mekan haline geldi ve buraya Bab-ı Ali denildi. 19. yüzyılda II. Mahmud Divan- ı Hümayun görevlerini modern anlamda kurulan Meclis-i Hass-i Vükela’ya vermiştir. Divan-ı Hümayun, Hiçbir hukuki ve siyasi fonksiyonu kalmadan bir gösteriş aracı olarak devletin sonuna kadar varlığını korumuştur.

Divanda üyeler rütbelerine göre hiyerarşik sıra ile otururdu. Her üyenin kapı halkı bulunurdu. Divanın asli üyeleri: Vezir-i azam, Kubbealtı vezirleri, Kadıasker, Nişancı, Defterdar idi. Davet üzerine katılan üyeler: Şeyhülislam, Beylerbeyi, Kaptanıderya, Yeniçeri Ağası’dır. Ayrıca yardımcı üyeler: Reisülküttap, Çavuşbaşı idi. Reisülküttab Çavuşbaşı gibi yardımcı üyeler divanda yer alır ancak söz söyleme hakkına sahip değildiler. Ayrıca niteliğine göre dört çeşit divan vardı. Bunlar: Sarayda yapılan, İkindi Divanı, Galebe Divanı, Ayak Divanı idi.

 

Osmanlı Devleti’nin Divanları

Sarayda yapılan divan, Kubbealtı denilen binada gerçekleştirilen toplantı.

İkindi Divanı, sarayda geçekleşen divan sonunda divanın gündem maddeleri henüz bitmemişe öğleden sonra Paşa Konağı’na yani sadrazam konağına geçilir ve divan burada devam ederdi.

Galebe Divanı, kapıkulu ocaklarının maaşlarının verilmesi için üç ayda bir düzenlen divandı. Yeniçeriler bu divanda yemek yerlerdi. Eğer yemek yemeyip kazan kaldırırlarsa bu isyanın habercisiydi.[2] Gelen elçilik heyetlerinin huzura kabul edilmesi özellikle bu divana denk getirilirdi. Bunun nedeni devletin haşmet ve kudretini yabancı elçilere göstermek idi.

Ayak Divanı, olağanüstü durumlarda aceleyle alınması gereken bir kara olduğu zaman özellik savaş zamanlarında düzenlenirdi. Ayrıca bazen padişahların ayak divanına mecbur kılındığı da görülmüştür. Ekonomik nedenlerden dolayı yeniçerilerin isyanıyla padişahı ayak divanına çağırılırdı. Kanuni ve 4. Murad çağrılan padişahlardandır.

 

Divanı Hümayun Üyeleri

Padişah: Kuruluş dönemi boyunca divanın tabi başkanı idi. II. Murad’dan itibaren padişahların bazen divana başkanlık etmeyi kestiği görülmektedir. Fatih’ten itibaren de bu durum son şeklini almış ve resmiyet kazanmıştır. Divan başkanlığını sadrazama bırakmış ve toplantıları perde arkasında izlemeye başlamıştır.

Daimi Üyeler

Sadrazam: Vezir-i Azam, padişahtan sonraki en yetkili kişi ve padişahın vekilidir. Divan-ı Hümayuna başkanlık yapardı. Sadrazam konaklarına “Paşa kapısı” veya “Bab-ı ali” adı verilir ve divan burada toplanırdı. Sadrazam sefere çıktığında Serdar-i Ekrem unvanı alarak geniş yetkilerle donatılırdı. Öyle ki Serdar-ı Ekrem’in idam karaları bile tartışılamazdı. Bu unvan sayesinde padişah sarayda kalsa bile kapı halkı olan ocaklar sadrazam ile sefere giderdi. Sadrazam, Beylerbeyi olarak gittikleri bölgede ferman çıkarma hakkına sahip oluyorlardı. Ancak bu durum yaşanan suiistimaller nedeniyle kaldırılmıştır. Padişahın mührünü taşırdı bu sadrazamlığın ifadesidir padişah mührü geri isterse görevden alınacağının sembolüdür. Sadrazamlar önemli bir gelirin sahibiydiler.

Kubbealtı Vezirleri: Devlet yönetiminde sadrazama yardımcı olurlardı. Vezir sayısı önceleri sadece bir iken Kanuni devrinde bu sayı yediye kadar çıkmıştır. Bir kişinin vezir olabilmesi için beylerbeyi, sancakbeyi gibi görevlerde bulunması gerekiyordu.

Kadıasker: Kazasker de denilmektedir. İlk kazaskerlik makamı I. Murad devrinde Savaş sırasında suç işlemiş askeri sorgulamak göreviyle kurulmuştur. Kazaskerlik için Türk soyundan olma şartı aranırdı. Kurum genişleyerek sivil halkında sorunlarına bakmaya başladı. Önceleri bir tane iken sonraları Anadolu ve Rumeli kazaskeri olmak üzere sayıları ikiye çıkmıştır. İlk Kadıasker Kara Halil’dir. Bundan sonra babadan oğlu gecen bir anlayışla Çandarlılar Fatih dönemine kadar saraydaki konumlarını korumuşlardır. Padişah savaş giderse Kadıasker de giderdi. Ordu giderse önemi şehirlerden bir tane kadıasker orduya tahsis edilirdi. Rumeli arından da Anadolu Kadı askeri gelirdi.  500 akçe yevmiye alırlardı. Genelde Rumeli kadıaskeri Divana katılırdı.

Nişancı: Divanın daimi üyesi olmasına karşın eğer vezir rütbesinde değilse arz odasına giremezdi. Genel olarak tuğra çeken ve yazı işleri ile uğraşan kişi olarak tanınıyor. Ancak nişancı daha önemli görevleri ifa etmektedir. Örfi kanunlar konulmasında çök önemli bir yere sahiptir. Öyle ki şeri hukukta şeyhülislam neyse örfi hukukta da nişancı o manadadır. Osmanlı‘da bir yer fethedildiği zaman o bölgeye özgü sancak kanunnamesini hazırlanırdı.  Nişancı; yeni fethedilen bölgede yaşam koşulları, önceki hukuki durum, göz önünde bulundurarak burada uygulanacak kanunnameyi hazırlardı. Bu kanunname, halkın memnuniyeti için eskiden olduğundan daha özgürlükçü kanunlar ve daha az vergileri içerirdi. Kısacası fethedilen topraklarda uygulanacak örfi kanunları ve politikaları uzun bir çalışma sonucu (3 yıl olabiliyor) o belirlerdi. 16. yüzyılda yani fetihlerin yaşandığı dönemde nişancılar ön plandalardı ancak fetihler durdukça nişancıların pozisyonları düşmüştür.

Defterdar: Padişahın malının mutlak vekilidir. Hazine ve malların kayıtları onun tarafından yapılırdı. Başlangıçta bir tane iken fatih kanunnamesiyle Anadolu ve Rumeli olmak üzere ikiye ayrıldığını görüyoruz. Bunlardan Rumeli Defterdarlığı daha yüksek bir dereceye sahipti. Yavuz’dan itibaren defter sayısının arttığını görüyoruz. Yavuz döneminde Amid’in alınmasıyla burada ayrı bir defterdarlık oluşuyor. Sonraki dönemde ise Balkanlarda ilerlemeye paralel olarak Tuna defterdarlığı oluşturuldu. Şıkkı evvel, şıkkı sani olarak isimlendiriliyor.

Divana Gerekli Görüldüğünde Çağırılan Üyeler

Şeyhülislam: Ulemanın başıdır. Dini konularda yüksek yetkilere sahip kişiydi. Divanın hiçbir zaman asil üyesi olmamışlardır. Yavuz’dan sonra etkisi ve gücü artmıştır (Ebu Suud Efendi). Şeyhülislamlar Kanuni devrinde sadrazamla eşit duruma gelmiştir. Şeyhülislamların divana katılmaları devlet işlerinin dini boyutunu arttırdı. Fakat verdikleri kararlarda dinin etkisini azalttı.  Osmanlı’da dini karalar Hanefi mezhebi üzerinden alınırdı. Yalnızca Afrika, Şam gibi yerlerde farklı mezhepler uygulanmıştır.

Rumeli Beylerbeyi: Merkezi Manastır’dır. Anadolu Beylerbeyliğinden rütbece üstündür. Ülkenin yönetiminin kolaylaşması için I. Murat döneminde ihdas edilmiştir. Anadolu Beylerbeyliğinin merkezi önceleri Ankara daha sonra Kütahya olmuştur.

Kaptanı Derya:  Donanmanın idaresine sahipti, Denizcilikte atamaları yapardı. Eğer vezirlik statüsündeyse Divana katılabilirdi. Ancak, donama her yıl denize açılmak zorunda olduğu için yılın bir bölümünü İstanbul dışında geçirirdi. Dolayısıyla divanda bulunamazdı. Bu kurum devletin denizlerdeki hakimiyetine paralel olarak oluşan ve gelişen bir kurumdur.

Yeniçeri Ağası: Vezirlik rütbesine sahipse Divana katılırdı. Arza ilk önce ve tek başına giderdi ve bütün ağların ağası olarak kabul edilir. Bu durum askeri bir devlet olma özelliğinin sonucudur. Yeniçeri Ağası aynı zamanda İstanbul’un asayişi ve güvenliğinden sorumludur.

Divanda Bulunup Söz Hakkı Olmayan Üyeler

Reisülküttap: Sadrazamın ve Nişancının özel kalem müdürü niteliğindedir. Divandan çıkan belgelerin organizesini gerçekleştirirdi. Divan toplantıların sadece sadrazam konağında yapılmaya başlanması ve dış ilişkilerin artmasıyla Reisülküttap öne plana çıktı. Ancak yine de divanın daimi üyesi olamadı.

Tezkireciler: Büyük ve küçük olmak üzere iki tezkireci bulunurdu ve sadrazamın yanında otururlardı. Bunlar divan maddelerini okumakla görevliydiler.

Çavuşbaşı: Devlet fermanlarının yerine ulaştırılmasında görevlidir. Bu özelliğinden dolayı yürütmenin infaz gücü olarak yorumlanmıştır. Ayrıca ayakta divana hizmet edip divanın açılması ve kapatılmasını gerçekleştirirdi.

Kapıcılar: Gümüş asalarıyla divanda bulunup divanın güvenliğinden sorumludur. Ayrıca padişaha arzları sunarlardı.

Tercümanlar:  Devlet çok uluslu bir yapıya sahip olduğundan özel tercümanlar divanda görev alırlardı. 18. Yüzyıla kadar Fenerli Rumlar atanırdı. Ancak bu yüzyıldan sonra Ruslarla ilişikleri ve devlet sırlarını satılıkları anlaşılınca bunlar terhis edildi. II. Mahmut döneminde tercüme odaları kurularak buralardan yetiştirilen Türk kökenliler bu göreve getirildi.

Teşrifatçılık: Sarayda düzenlen törenleri ve divanı organize ederler.

Vakanüvisler: Divanda görüşülen konuları kronolojik sıralıyla yazarlar. Divana pek katılmaz sadece kayaklardan bakıp yazılarlalardı. 18 yy itibaren görev alılar. İlk vakanüvis Naima en son vakanüvis Abdurrahman Şeref Bey’dir.

Katipler: Divanı kendilerine ayrılan yerden izleyip alınan kararları ilgili defterlere yazarlardı. Katipler, medrese çıkışlı ve bilgili kişilerden seçiliyordu. Lügat, tarih, hukuk ve gramer gibi bilimlere vakıflardır.

 

Divanı Hümayun Bürokrasi Kalemleri[3]

Beylikci kaleminin başında beylikci efendi var. Büro şefi gibi yazıya geçirilecek olan arzlar beylikci efendilerine getiriliyor. Kanuncu (uygulamanın kanunların uygunluğunu), mübeyyis(yazılmış olan bütün raporları editler) ve raportör (tahkikat yapıyor.) bunlardan geçer Beylikçi Efendi ye gelir. Uygun olduğu düşünürse gerçektir işaretini koyuyor. Ardından nişancıya gidiyor. Burada berat, ahitname, ferman en son buradan yürüklüğe giriyor.

Tah??? Kalemi, Divanda alınan tüm kararları divani yazıya aktaran birim.

Tahvil Kalemi, Kese yada nişan kalemi de denir. Vezir beylerbeyi ve yüksek rütbeli kişilerin tayin ve terfi işlerini yazan birim. Berat belgesi

Ruüz Kalemi: Tahvil dışındaki atamalarını gerçekleştiren birim. Katip ve şakir üç çeşit rumuz var

Ruüz Kalemi Ruüzü: Şeyhülislam, İstanbul kadıları, Eyüp, galata, Üsküdar  kadıları,

Ordu Ruüzü: Sadrzaman nezaretin olan vakıflar, cebece, topçu, rumuzlar, ordu seferdeyken görevlendirilenlerin kayıtlarının tutulduğu defter

Rikabı Hümayun Ruüzü: Avcı bölükleri, kapıcılar,

İkinci Ruüzü: İkindi divanda yapılan atamalar

Küçük Ruzancecıler, kapıcılar, atmacı başı, şahıbaşi, çakırcıbaşı,

Piyade Ruüzü: alemdar, çamaşırcılar, el hiref, büyük küçük mutfak elamanları, kapıcılar, tersane halkı

Veziri azamlar sadrazamı ekrem iken, onun tevcih ettiği tımar ve zeamet kayıtları ayrı bir yerde kaydedilirdi.

Kâtiplik hizmeti genelde babadan oğula geçerdi.

Amedi Kalemi:  padişaha, vezir azam tarafından yazılacak olan telkiz takrir gibi ayrıca anlaşma suretleri elçi ve tercümanlara yazılan yazılar bu kalemde yazılır. reisülküttabın birinci dereceden özel kalem müdürü idi.

Divanı Hümayun Hocaları: Haceganı divanı hümayun olarak biliniyor, ilk zamanlarda bu unvan divanı hümayun daire katiplerine verilmiş daha sonra bu sınırları genişlemiştir.

Hazine-i Evrak (arşiv): Arşivleme işi Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla başladığı söylenebilir. Günümüz anlamıyla olmasa da bir kayıt sistemi söz konusuydu. Mustafa Reşit Paşa Hazine-i Evrak’ı kurmasıyla önemli ölçüde teşkilatlandı. Osmanlı’da kaydedilen belgelerin saklamasının en önemli nedeni hak ve kut anlayışıdır.  Belgeler, aylık, haftalık hatta vilayet olarak tasniflenip torbalarda saklanırdı.

Mühimme Defteri: Divanı Hümayunda müzakere edilen konuların kayıt edildiği defterler. Zabıt şeklinde değil alınan kararların sureti şeklindedir. En eski 16. yüzyılın ilk yarsısına ait. Ordu mühimesin sefer sırasın yapılan kayıtlar

Tahrir Defteri: bir yer fethettiği zaman fethedilen yerlerin kimlere tahsis ediğini kayıt edildiği defterler. İki şekilde icmal(özet) ve muahasa defteri (ayrıntılı) her ikisi de iki nüsha şekilde hazırlanıyor. Osman Bey dayanır Osman Bey’ini başarılı olmasının nedeni fethettikleri toprakları paylaşması olarak ifade ediliyor. Yazı çok önemli Şeyh Edebali yazı istiyor Osman Bey’den.

Ahkâm defterleri: eyaletlere ait en eski 1521 yılına ait.

 

Osmanlı Devleti Ordu Teşkilatı

 

Kapıkulu Eyalet Askerleri Yardımcı Kuvvetler
Piyade Süvari Tımarlı Sipahiler Yardımcı Kuvvetler
Acemi Sipah Öncü Kuvvetler: Kırım
Yeniçeri Silahdar Akıncılar, Deliler, Azebler Eflak
Cebeci Sağ Ulufeci Boğdan
Humbaracı Sol Ulufeci Diğer Birimler: Erdel
Lağımcı Sağ Garipler Beşliler, Gönüllüler, Kale Kuvvetleri, Geri Hizmet Kurumları
Topçu Sol Garipler

 

Birun

Birun, sarayın dışı, yani Babüs’saade haricindeki teşkilatıdır. Bu bölümün işleri çeşitli olduğundan, her birinin memurları da ayrı ayrı sınıflardandı. Burada görevli olan ilmiye sınıfı ile Birun ağaları denilen kişiler, sarayın hem harem, hem de enderun kısmının dışındaki yerlerde ve dairelerde bulunup, görevlerini yaparlar ve akşamları evlerine giderlerdi. Birun teşkilatına ait bütün tayinler, sadrazam tarafından yapılırdı.

 

  1. Ulema
  2. Eminler
  3. Kapıkulu Ordusu
  4. Üzengi Ağaları
  5. Müteferrikalar
  6. Bostancı Ocağı
  7. Has Ahır

 

 

Ulema

Padişah Hocası: Şehzadelikleri zamanında ders verdikleri hocalar tahta geçtiklerinde padişah hocası olurlardı.

Hekim Başı: İmparatorluk dahilindeki doktorlar, cerrah, göz hekimleri nezareti buna aitti.

Cerrah Başı: şehzadelerin sünnetleri ve hadım ağlarının muayeneleri bunun vazifesiydi

Kehhal Başı:  Göz hekimi

Hünkar İmamı: Padişahların namaz kılarken kendisini uydukları zata denirdi.  

Münnecim Başı:

 

Eminler

Şehremini:  Saray ve hükümete ait tamirat ve bina işleriyle meşgul olurlar.

Darphane Emini: Önceden Anadolu ve Rumeli’de darphaneler vardı. Fakat yaşanan suiistimaller nedeniyle I. Mahmud zamanında İstanbul’dan başka mahallerde para bastırma usulünü kaldırıldı. Darphanede kesilen paranın ayarını belirler kontrol ederdi. Darphane Emiri her sene değiştirilirdi.

Arpa Emini: Saray ahırlarının ihtiyacı olan ot ve arpa ile hayvanlarını levazımatını temin ederdi.

Matbah-ı Emini: Sarayı yemeklerinin hazırlanmasından sorumluydular.

 

 

 

Divan-ı Hümayun

Birçok kaynak divan kavramını Farsça kökenli olarak kabul eder. Ancak kavramın etimolojik kökeni Aramicedir. Türkçeye, Farsça ve Arapça yoluyla geçmiştir ve yüksek düzeydeki devlet adamlarının kurduğu büyük meclis anlamına gelir.

Devlet hayatını ilgilendiren işlerin ve sorunların görüşülüp karara bağlanması, bütün devletlerin duyduğu doğal bir ihtiyaçtır. Genel kanı itibariyle Türklerin divan geleneğini Abbasilerden aldığı kabul edilse de Türkler divan kavramına yabancı değillerdi. Zira eski Türklerde Kurultay bu mahiyetteydi. Burada devlet işleri görüşülüp karara bağlanırdı. Öyle ki Türklerde kengeşilen[1] işte bozuk olmaz inancı yaygındı. Bu sisteme Selçuklularda Divan-ı Ali, İlhanlılarda Divan-ı Kebir, Memluklerde ise Divan-ı Sultan denilmektedir. Osmanlılar da ise bu organizasyonun adı Divanı- Hümayun ’dur.

Divan-ı Hümayun, devletin dahili ve harici meselelerinin istişare edildiği, siyasi, idari, askeri, örfi, şer’i, adli ve mali işlerinin görüşülüp karara bağlandığı, bu kararların divan kalemleri tarafından mühimme defterine kayıt edildiği, elçilerin ağırlandığı, ulufelerin dağıtıldığı, özellikle 15. yüzyılın ortasından 17. yüzyılın ilk yarısına kadar Osmanlı Devleti’nin yönetimine damgasını vurmuş en önemli kurumdur. Ayrıca hangi din ve milletten olursa olsun halkın her kesiminden kadın-erkek, herkesin başvurabileceği yüksek mahkeme organı olarak da işlev görmekteydi.

Divan-ı Hümayun, Osmanlı Devleti kurulduktan sonra yönetim alanındaki gereksinimden ortaya çıkıp devletin sonuna kadar varlığını sürdürmüştür. Her ne kadar 17. yüzyıldan sonra etkisiz bir konuma düşmüşse de Osmanlı’nın yönetim mekanizmasını oluşturan en önemli kurum idi.

Her ne kadar kesin olmasa da ilk olarak divanın Osman Bey zamanında toplandığı görüşü vardır. Ancak bu son derece basit bir şekildeydi. Esasen divan sistemli olarak Orhan Bey ile toplanmaya başladı. Bu dönemde divanda, padişah ve alanında uzman kişiler bulunurdu. Orhan Bey’in emriyle üyeler dolama takarlardı.

Yıldırım Bayezid, cuma günleri namaz sebebiyle dışarı çıkardı. Bayezid, yüksek bir yere çıkarak burada halkın derdini dinlerdi. Bu durum zaman içinde gelişerek Cuma Selamı denilen geleneğe dönüştü. Padişahın gideceği yol üzerinde kalabalık kitleler sıraya girmeye başladı. Durum böyle olunca şikayetler kâğıda yazılmaya başlandı. Görevli bütün kâğıtları toplayıp saraya götürür burada önemli olanlar tasnif edilip padişaha sunulurdu.

Divan-ı Hümayunun gerçek anlamda örgütlenmesi ise Fatih döneminde gerçekleşti. Bu dönemde divan toplantıları Topkapı Sarayı’nda, Babüssaade kapsının sağında bulunan üç kubbesi olan ve Kubbealtı denilen mekânda yapılmaya başlandı. Zaten Divan-ı Hümayun deyimi ilk kez bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemden itibaren padişahlar divana katılmayıp, sadrazamlar padişahın vekili olarak divana başkanlık yapmaya başlamıştır. Divan sonunda alınan kararlar arz odasında padişaha sunulurdu. Sırasıyla Yeniçeri Ağası, Kadıasker, Sadrazam, Vezirler, Defterdar ve eğer vezir rütbesinde ise Nişancı arz odasına girerdi. Padişahın onayladığı kararlar yürürlüğe girer ve çavuşlar vasıtasıyla ilgili noktalara haber verilirdi. Bu durumu padişahın otoritesinin azalması olarak algılamak doğru değildir. Zira bu yeni sistem ve imparatorluğa dönüşmenin sembolü mahiyetindedir. Divan yasama, padişah yürütme niteliğini almıştı. Zaten padişahlar diledikleri zaman, Adalet Kasrı denilen pencereden divanı takip edebiliyorlardı.

Divan toplantısı sabah namazından sonra başlar ve öğleye kadar devam ederdi. Çavuşbaşı elindeki asasını yere vurarak Divan’ın sona erdiğini bildirirdi. Öğle vakti yemeğe geçilirdi. Arından öğle namazı kılınırdı. Öğleden sonra divanın gündem maddeleri henüz bitmemişe Paşakonağı’na yani sadrazam konağına geçilirdi. Bu divana İkindi Divanı adı verilmiştir.

Divan ilk kurulduğunda Cuma günleri hariç her sabah toplanırdı. 16. yüzyıldan itibaren dört günde bir 17. asrın ortalarından itibaren iki günde bir toplanmaya başlamıştır. 18. yüzyıldan itibaren sadrazam binasında yönetilmeye başlandı. Bundan dolayı burası yönetimde önemli bir mekan haline geldi ve buraya Bab-ı Ali denildi. 19. yüzyılda II. Mahmud Divan- ı Hümayun görevlerini modern anlamda kurulan Meclis-i Hass-i Vükela’ya vermiştir. Divan-ı Hümayun, Hiçbir hukuki ve siyasi fonksiyonu kalmadan bir gösteriş aracı olarak devletin sonuna kadar varlığını korumuştur.

Divanda üyeler rütbelerine göre hiyerarşik sıra ile otururdu. Her üyenin kapı halkı bulunurdu. Divanın asli üyeleri: Vezir-i azam, Kubbealtı vezirleri, Kadıasker, Nişancı, Defterdar idi. Davet üzerine katılan üyeler: Şeyhülislam, Beylerbeyi, Kaptanıderya, Yeniçeri Ağası’dır. Ayrıca yardımcı üyeler: Reisülküttap, Çavuşbaşı idi. Reisülküttab Çavuşbaşı gibi yardımcı üyeler divanda yer alır ancak söz söyleme hakkına sahip değildiler. Ayrıca niteliğine göre dört çeşit divan vardı. Bunlar: Sarayda yapılan, İkindi Divanı, Galebe Divanı, Ayak Divanı idi.

 

Osmanlı Devleti’nin Divanları

Sarayda yapılan divan, Kubbealtı denilen binada gerçekleştirilen toplantı.

İkindi Divanı, sarayda geçekleşen divan sonunda divanın gündem maddeleri henüz bitmemişe öğleden sonra Paşa Konağı’na yani sadrazam konağına geçilir ve divan burada devam ederdi.

Galebe Divanı, kapıkulu ocaklarının maaşlarının verilmesi için üç ayda bir düzenlen divandı. Yeniçeriler bu divanda yemek yerlerdi. Eğer yemek yemeyip kazan kaldırırlarsa bu isyanın habercisiydi.[2] Gelen elçilik heyetlerinin huzura kabul edilmesi özellikle bu divana denk getirilirdi. Bunun nedeni devletin haşmet ve kudretini yabancı elçilere göstermek idi.

Ayak Divanı, olağanüstü durumlarda aceleyle alınması gereken bir kara olduğu zaman özellik savaş zamanlarında düzenlenirdi. Ayrıca bazen padişahların ayak divanına mecbur kılındığı da görülmüştür. Ekonomik nedenlerden dolayı yeniçerilerin isyanıyla padişahı ayak divanına çağırılırdı. Kanuni ve 4. Murad çağrılan padişahlardandır.

 

Divanı Hümayun Üyeleri

Padişah: Kuruluş dönemi boyunca divanın tabi başkanı idi. II. Murad’dan itibaren padişahların bazen divana başkanlık etmeyi kestiği görülmektedir. Fatih’ten itibaren de bu durum son şeklini almış ve resmiyet kazanmıştır. Divan başkanlığını sadrazama bırakmış ve toplantıları perde arkasında izlemeye başlamıştır.

Daimi Üyeler

Sadrazam: Vezir-i Azam, padişahtan sonraki en yetkili kişi ve padişahın vekilidir. Divan-ı Hümayuna başkanlık yapardı. Sadrazam konaklarına “Paşa kapısı” veya “Bab-ı ali” adı verilir ve divan burada toplanırdı. Sadrazam sefere çıktığında Serdar-i Ekrem unvanı alarak geniş yetkilerle donatılırdı. Öyle ki Serdar-ı Ekrem’in idam karaları bile tartışılamazdı. Bu unvan sayesinde padişah sarayda kalsa bile kapı halkı olan ocaklar sadrazam ile sefere giderdi. Sadrazam, Beylerbeyi olarak gittikleri bölgede ferman çıkarma hakkına sahip oluyorlardı. Ancak bu durum yaşanan suiistimaller nedeniyle kaldırılmıştır. Padişahın mührünü taşırdı bu sadrazamlığın ifadesidir padişah mührü geri isterse görevden alınacağının sembolüdür. Sadrazamlar önemli bir gelirin sahibiydiler.

Kubbealtı Vezirleri: Devlet yönetiminde sadrazama yardımcı olurlardı. Vezir sayısı önceleri sadece bir iken Kanuni devrinde bu sayı yediye kadar çıkmıştır. Bir kişinin vezir olabilmesi için beylerbeyi, sancakbeyi gibi görevlerde bulunması gerekiyordu.

Kadıasker: Kazasker de denilmektedir. İlk kazaskerlik makamı I. Murad devrinde Savaş sırasında suç işlemiş askeri sorgulamak göreviyle kurulmuştur. Kazaskerlik için Türk soyundan olma şartı aranırdı. Kurum genişleyerek sivil halkında sorunlarına bakmaya başladı. Önceleri bir tane iken sonraları Anadolu ve Rumeli kazaskeri olmak üzere sayıları ikiye çıkmıştır. İlk Kadıasker Kara Halil’dir. Bundan sonra babadan oğlu gecen bir anlayışla Çandarlılar Fatih dönemine kadar saraydaki konumlarını korumuşlardır. Padişah savaş giderse Kadıasker de giderdi. Ordu giderse önemi şehirlerden bir tane kadıasker orduya tahsis edilirdi. Rumeli arından da Anadolu Kadı askeri gelirdi.  500 akçe yevmiye alırlardı. Genelde Rumeli kadıaskeri Divana katılırdı.

Nişancı: Divanın daimi üyesi olmasına karşın eğer vezir rütbesinde değilse arz odasına giremezdi. Genel olarak tuğra çeken ve yazı işleri ile uğraşan kişi olarak tanınıyor. Ancak nişancı daha önemli görevleri ifa etmektedir. Örfi kanunlar konulmasında çök önemli bir yere sahiptir. Öyle ki şeri hukukta şeyhülislam neyse örfi hukukta da nişancı o manadadır. Osmanlı‘da bir yer fethedildiği zaman o bölgeye özgü sancak kanunnamesini hazırlanırdı.  Nişancı; yeni fethedilen bölgede yaşam koşulları, önceki hukuki durum, göz önünde bulundurarak burada uygulanacak kanunnameyi hazırlardı. Bu kanunname, halkın memnuniyeti için eskiden olduğundan daha özgürlükçü kanunlar ve daha az vergileri içerirdi. Kısacası fethedilen topraklarda uygulanacak örfi kanunları ve politikaları uzun bir çalışma sonucu (3 yıl olabiliyor) o belirlerdi. 16. yüzyılda yani fetihlerin yaşandığı dönemde nişancılar ön plandalardı ancak fetihler durdukça nişancıların pozisyonları düşmüştür.

Defterdar: Padişahın malının mutlak vekilidir. Hazine ve malların kayıtları onun tarafından yapılırdı. Başlangıçta bir tane iken fatih kanunnamesiyle Anadolu ve Rumeli olmak üzere ikiye ayrıldığını görüyoruz. Bunlardan Rumeli Defterdarlığı daha yüksek bir dereceye sahipti. Yavuz’dan itibaren defter sayısının arttığını görüyoruz. Yavuz döneminde Amid’in alınmasıyla burada ayrı bir defterdarlık oluşuyor. Sonraki dönemde ise Balkanlarda ilerlemeye paralel olarak Tuna defterdarlığı oluşturuldu. Şıkkı evvel, şıkkı sani olarak isimlendiriliyor.

Divana Gerekli Görüldüğünde Çağırılan Üyeler

Şeyhülislam: Ulemanın başıdır. Dini konularda yüksek yetkilere sahip kişiydi. Divanın hiçbir zaman asil üyesi olmamışlardır. Yavuz’dan sonra etkisi ve gücü artmıştır (Ebu Suud Efendi). Şeyhülislamlar Kanuni devrinde sadrazamla eşit duruma gelmiştir. Şeyhülislamların divana katılmaları devlet işlerinin dini boyutunu arttırdı. Fakat verdikleri kararlarda dinin etkisini azalttı.  Osmanlı’da dini karalar Hanefi mezhebi üzerinden alınırdı. Yalnızca Afrika, Şam gibi yerlerde farklı mezhepler uygulanmıştır.

Rumeli Beylerbeyi: Merkezi Manastır’dır. Anadolu Beylerbeyliğinden rütbece üstündür. Ülkenin yönetiminin kolaylaşması için I. Murat döneminde ihdas edilmiştir. Anadolu Beylerbeyliğinin merkezi önceleri Ankara daha sonra Kütahya olmuştur.

Kaptanı Derya:  Donanmanın idaresine sahipti, Denizcilikte atamaları yapardı. Eğer vezirlik statüsündeyse Divana katılabilirdi. Ancak, donama her yıl denize açılmak zorunda olduğu için yılın bir bölümünü İstanbul dışında geçirirdi. Dolayısıyla divanda bulunamazdı. Bu kurum devletin denizlerdeki hakimiyetine paralel olarak oluşan ve gelişen bir kurumdur.

Yeniçeri Ağası: Vezirlik rütbesine sahipse Divana katılırdı. Arza ilk önce ve tek başına giderdi ve bütün ağların ağası olarak kabul edilir. Bu durum askeri bir devlet olma özelliğinin sonucudur. Yeniçeri Ağası aynı zamanda İstanbul’un asayişi ve güvenliğinden sorumludur.

Divanda Bulunup Söz Hakkı Olmayan Üyeler

Reisülküttap: Sadrazamın ve Nişancının özel kalem müdürü niteliğindedir. Divandan çıkan belgelerin organizesini gerçekleştirirdi. Divan toplantıların sadece sadrazam konağında yapılmaya başlanması ve dış ilişkilerin artmasıyla Reisülküttap öne plana çıktı. Ancak yine de divanın daimi üyesi olamadı.

Tezkireciler: Büyük ve küçük olmak üzere iki tezkireci bulunurdu ve sadrazamın yanında otururlardı. Bunlar divan maddelerini okumakla görevliydiler.

Çavuşbaşı: Devlet fermanlarının yerine ulaştırılmasında görevlidir. Bu özelliğinden dolayı yürütmenin infaz gücü olarak yorumlanmıştır. Ayrıca ayakta divana hizmet edip divanın açılması ve kapatılmasını gerçekleştirirdi.

Kapıcılar: Gümüş asalarıyla divanda bulunup divanın güvenliğinden sorumludur. Ayrıca padişaha arzları sunarlardı.

Tercümanlar:  Devlet çok uluslu bir yapıya sahip olduğundan özel tercümanlar divanda görev alırlardı. 18. Yüzyıla kadar Fenerli Rumlar atanırdı. Ancak bu yüzyıldan sonra Ruslarla ilişikleri ve devlet sırlarını satılıkları anlaşılınca bunlar terhis edildi. II. Mahmut döneminde tercüme odaları kurularak buralardan yetiştirilen Türk kökenliler bu göreve getirildi.

Teşrifatçılık: Sarayda düzenlen törenleri ve divanı organize ederler.

Vakanüvisler: Divanda görüşülen konuları kronolojik sıralıyla yazarlar. Divana pek katılmaz sadece kayaklardan bakıp yazılarlalardı. 18 yy itibaren görev alılar. İlk vakanüvis Naima en son vakanüvis Abdurrahman Şeref Bey’dir.

Katipler: Divanı kendilerine ayrılan yerden izleyip alınan kararları ilgili defterlere yazarlardı. Katipler, medrese çıkışlı ve bilgili kişilerden seçiliyordu. Lügat, tarih, hukuk ve gramer gibi bilimlere vakıflardır.

 

Divanı Hümayun Bürokrasi Kalemleri[3]

Beylikci kaleminin başında beylikci efendi var. Büro şefi gibi yazıya geçirilecek olan arzlar beylikci efendilerine getiriliyor. Kanuncu (uygulamanın kanunların uygunluğunu), mübeyyis(yazılmış olan bütün raporları editler) ve raportör (tahkikat yapıyor.) bunlardan geçer Beylikçi Efendi ye gelir. Uygun olduğu düşünürse gerçektir işaretini koyuyor. Ardından nişancıya gidiyor. Burada berat, ahitname, ferman en son buradan yürüklüğe giriyor.

Tah??? Kalemi, Divanda alınan tüm kararları divani yazıya aktaran birim.

Tahvil Kalemi, Kese yada nişan kalemi de denir. Vezir beylerbeyi ve yüksek rütbeli kişilerin tayin ve terfi işlerini yazan birim. Berat belgesi

Ruüz Kalemi: Tahvil dışındaki atamalarını gerçekleştiren birim. Katip ve şakir üç çeşit rumuz var

Ruüz Kalemi Ruüzü: Şeyhülislam, İstanbul kadıları, Eyüp, galata, Üsküdar  kadıları,

Ordu Ruüzü: Sadrzaman nezaretin olan vakıflar, cebece, topçu, rumuzlar, ordu seferdeyken görevlendirilenlerin kayıtlarının tutulduğu defter

Rikabı Hümayun Ruüzü: Avcı bölükleri, kapıcılar,

İkinci Ruüzü: İkindi divanda yapılan atamalar

Küçük Ruzancecıler, kapıcılar, atmacı başı, şahıbaşi, çakırcıbaşı,

Piyade Ruüzü: alemdar, çamaşırcılar, el hiref, büyük küçük mutfak elamanları, kapıcılar, tersane halkı

Veziri azamlar sadrazamı ekrem iken, onun tevcih ettiği tımar ve zeamet kayıtları ayrı bir yerde kaydedilirdi.

Kâtiplik hizmeti genelde babadan oğula geçerdi.

Amedi Kalemi:  padişaha, vezir azam tarafından yazılacak olan telkiz takrir gibi ayrıca anlaşma suretleri elçi ve tercümanlara yazılan yazılar bu kalemde yazılır. reisülküttabın birinci dereceden özel kalem müdürü idi.

Divanı Hümayun Hocaları: Haceganı divanı hümayun olarak biliniyor, ilk zamanlarda bu unvan divanı hümayun daire katiplerine verilmiş daha sonra bu sınırları genişlemiştir.

Hazine-i Evrak (arşiv): Arşivleme işi Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla başladığı söylenebilir. Günümüz anlamıyla olmasa da bir kayıt sistemi söz konusuydu. Mustafa Reşit Paşa Hazine-i Evrak’ı kurmasıyla önemli ölçüde teşkilatlandı. Osmanlı’da kaydedilen belgelerin saklamasının en önemli nedeni hak ve kut anlayışıdır.  Belgeler, aylık, haftalık hatta vilayet olarak tasniflenip torbalarda saklanırdı.

Mühimme Defteri: Divanı Hümayunda müzakere edilen konuların kayıt edildiği defterler. Zabıt şeklinde değil alınan kararların sureti şeklindedir. En eski 16. yüzyılın ilk yarsısına ait. Ordu mühimesin sefer sırasın yapılan kayıtlar

Tahrir Defteri: bir yer fethettiği zaman fethedilen yerlerin kimlere tahsis ediğini kayıt edildiği defterler. İki şekilde icmal(özet) ve muahasa defteri (ayrıntılı) her ikisi de iki nüsha şekilde hazırlanıyor. Osman Bey dayanır Osman Bey’ini başarılı olmasının nedeni fethettikleri toprakları paylaşması olarak ifade ediliyor. Yazı çok önemli Şeyh Edebali yazı istiyor Osman Bey’den.

Ahkâm defterleri: eyaletlere ait en eski 1521 yılına ait.

Osmanlı Devleti Ordu Teşkilatı

Kapıkulu Eyalet Askerleri Yardımcı Kuvvetler
Piyade Süvari Tımarlı Sipahiler Yardımcı Kuvvetler
Acemi Sipah Öncü Kuvvetler: Kırım
Yeniçeri Silahdar Akıncılar, Deliler, Azebler Eflak
Cebeci Sağ Ulufeci Boğdan
Humbaracı Sol Ulufeci Diğer Birimler: Erdel
Lağımcı Sağ Garipler Beşliler, Gönüllüler, Kale Kuvvetleri, Geri Hizmet Kurumları
Topçu Sol Garipler

[1] Kengeş, İslam öncesi Türk devletlerinde toy ya da kurultay denilen toplantılarda iç ve dış konuların tartışılmasına verilen isimdir.

[2] kırmızı meşin paralar peşin ifadesi buradan gelmektedir.

[3] Bu konudan soru beklenmediği için düzenlenmemiştir.


[1] Kengeş, İslam öncesi Türk devletlerinde toy ya da kurultay denilen toplantılarda iç ve dış konuların tartışılmasına verilen isimdir.

[2] kırmızı meşin paralar peşin ifadesi buradan gelmektedir.

[3] Bu konudan soru beklenmediği için düzenlenmemiştir.

[1] Padişah, yeryüzünde Allah’ın gölgesi olarak nitelendirilir.

[2] Kendi kendine.

[3] Efendi, ilmiye mensuplarının bir unvanıdır. Padişah hocalarının genelde efendi unvanını taşıyan kimselerdir.

[4] Fatih’ten başlayarak padişahlar hep buradan çıkmış.

[5] Doğunun güvenliği için önemli bir yer.

[6] Fatih’in emri üzerine Bosna’dan devşirme alınmaya başlandı.

[7] Çocukların duruşundan, güzelliğinden, konuşma tarzından, kendine güveninden kişilik analizi yapılıyor buna göre tamamen seçkinler sınıf oluşturuyorlar.

[8] Ok atmak, mızrak kullanmak, cirit ve tomak oynamak ve binicilik.

[9] Lahanacılar ve Bamyacılar.

[10] Türkçe(bürokrasi), Farsa (edebiyat) ve Arapça (din) dilleri öğretilir.

[11]Şaman inancından kalan bir gelenektir. Nisan yağmurunun şifalı olduğuna inanılır.

[12] İlk siyasi evliliği Orhan Bey Holofira (Nilüfer Hatun) ile yapmıştır. Sonra Germiyanoğlularından kız alınmış.

[13] Saray kadınları giyimlerini son derece dikkat ederlerdi öyle ki Saray modası son derece önemliydi.

[14] Enderunda uzun yıllar yaşamış olan Santuri Ali Ufki Bey (Albertus Bobovius) harem hakkında çok az bir bilgiye sahip olduğunu ifade eder; İspanyol esir doktor Pedro hareme muayene gittiğinde hastanın her tarafının örtüldüğünü sadece iki parmağını görebildiğini söyler.

[15] Bunlar arasındaki hiyerarşi son derece önemliydi. Öyle ki bu kadınlar dışarıya çıktıklarında rütbe sırasına göre arabaları birbirlerini geçemezlerdir.

[16] Ağa erkek, usta kadın.