II. Dünya Savaşı ve Türk Dış Politikası

II. Dünya Savaşı

II. Dünya Savaşı, 1939-1945 yılları arasında Müttefik ve Mihver devletlerini karşı karşıya getiren ve yaklaşık olarak 50 milyon insanın öldüğü küresel savaş.

Savaşın Nedenleri

Almanya ile imzalanan Versailles sorunları çözen değil erteleyen hatta yeni sorunlar açan bir antlaşma oldu. Bu anlamda II. Dünya Savaşı I. Dünya Savaşı’nın devamı niteliğindedir.

Amerika’da ortaya çıkan Ekonomik Buhranın etkisi tüm dünyada hissedilmiştir. Bu durumun tesiriyle yaşanan ekonomik bozulalar ve yöneticilerin zayıflıkları Avrupa’da yönetimlerin diktatörlerin eline geçmesine neden olmuştur. I. Dünya Savaşından sonra İtalya, İspanya, Portekiz’in yanı sıra Avrupa ve Balkanlarda Çekoslovakya haricindeki tüm ülkelerin yönetimleri 1930’da diktatör ve monarkların eline geçmiştir.

Milletler Cemiyeti’nin, Japonya’nın Çin’i ilhakı ve Almanya’nın Avrupa’da saldırgan tutumunu durdurmakta başarısız olması cemiyetin dünya siyasetinde çok da fazla yaptırım gücü ve tesirinin olmadığı göstermiştir. Bu durumun komşu devletleri silah yoluyla ele geçirmeyi arzulayan devletlerin önünü açtığını göreceğiz. Bununla beraber ABD’nin yalnızlık politikası sonucunda I. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya siyasetinden çekilmesi ve kendi içindeki sorunlara yönelmesiyle Milletler Cemiyeti’nin ortaklaşa kurmak istediği güvenlik sistemini de bozdu.

Diğer taraftan Çin’deki iç sorunlardan faydalanarak Ham madde ve toprak sıkıntısı çeken Japonya’nın Çin’e saldırması savaşın başlamasından tesirli olmuştur. Şüphesiz ki savaşın en önemli nedeni Hitlerin sınır tanımaz arzuları doğrultusunda uyguladığı saldırgan tutumdur.

Savaşın Başlaması

II. Dünya Savaşı

Japonya’nın Mançura’yı istilasıyla I. Dünya Savaşı sonrası kurulan kalıcı barış umutları büyük bir darbe yedi. Bu dönemde ABD silah yoluyla sağlanan kazanımları tanımayacağını açıklayan bir bildirge yayınlamıştır. Öte yandan Milletler Cemiyeti Çin’e sadece araştırma komitesi göndermekle yetindi. Böylelikle olay kapandı ve Japonya’nın saldırganlığı yanına kaldı. Japonya’nın cezasız kalan saldırısı Avrupa’da diktatörlerin gözünden kaçmadı. Bu durum bazı Avrupalı devletlere model olmuştur. İtalya’da Mussolini ülkesindeki dahili sorunlardan Afrika’da elde edeceği toprakla kurtulmayı planlıyordu. Almanya’daysa Hitler için bu durum dikkat çekici olmuştur. Nitekim Japonya’dan sonra Almanya da Milletler Cemiyeti üyeliğinden ayrılarak saldırgan niteliğini açığa vurdu.

Vesailles ile Almanya-Fransa sınırındaki kömür zengini Saar bölgesi 15 yıllığına Milletler Cemiyeti’nin kontrolünde Fransa’ya verilmişti. Antlaşmanın süresi 1935’de dolunca plebisityoluyla bölge Almanya tarafına geçmiştir. Böylelikle önemli bir ham madde kaynağına sahip olan Almanya’nın silah endüstrisi gelişmeye başlayacaktır.

II. Dünya Savaşı

Hitler, 1935’de Versailles’e aykırı olarak Almanya’da zorunlu askerlik sistemini getirdiği gibi bir hava gücü ile donanma oluşturacağını ilan etti.  Bu harekete Avrupalı devletler güçlü bir tepki göstermedi hatta İngiltere muhafazakârları bu durumu Sovyetlere karşı ilk savunma hattı olacağını düşündüklerinden olumlu bir gözle bakmışlardır. Artık adım adım savaşa yaklaşılmaktadır.

1936’ya gelindiğinde artık savaş kaçınılmaz hale gelmişti. İtalya’nın Habeşistan saldırısına daha önce Çin’de olduğu gibi tepki gösterilmedi. Bundan sonra Milletler Cemiyeti uluslararası politikada kayboldu.

Milletler Cemiyetinin fiilen çekilmesinden sonra Hitler 7 Mart 1936’da Versailles ile askerden arındırılan Ren bölgesine girerek bir kez daha Versailles’e karşı tutum izledi. Onun bu hareketine karşı çıkan olmadı. Ren Almanya’nın Fransa saldırısı için mühim bir nokta idi. Böylelikle Hitler ilk amacı Versailles zincirlerini kırma hedefini gerçekleştirmiş oldu.

1936’da başlayan ve üç yıl süren İspanya iç savaşında Almanya ve İtalya’nın ayaklanan faşist General Franco’ya açık bir şekilde silah ve mühimmat yardımı yapmıştır. Sol görüşlü meşru hükümdar ise sadece SSCB’den sınırlı bir yardım alabilmiştir. Bu olay bir nevi II. Dünya Savaşının bir provası niteliğini taşımaktadır.

Savaşın ortaya çıkmasındaki bir diğer olay Ekim 1936’da İtalya ve bu ülkenin Habeşistan’daki faaliyetlerini destekleyen Almanya arasında bir dostluk anlaşması imzalanır. Böylelikle Roma-Berlin Mihver ilan etti. Bir ay sonra Almanya ve Japonya her yerde Komünizmle savaşmaya karar vererek Anti-Komintern Paktını imzaladı. 1937’de bu ikiliye İtalya’nın da katılmasıyla Mihver devletleri olarak anılan grup ortaya çıktı.

1937’de Avrupa’nın çeşitli yerlerinde Almanya ile işbirliği yapan güçlü Nazi partileri kurulmaya başlandı. Bu ortamda Avusturya hükümeti ile ülkedeki Nazi Partisi arasındaki gerginlikten yararlanan Hitler Almanya’ya davet ettiği Avusturya şansölyesine kabul edilmez isteklerde bulunuldu. Şansölye bu isteklerin çoğunu kabul etti ancak Anschsu[1]’yu halk oylamasına sunmak istedi. Bunun üzerine tespit edilen oylama tarihinden bir gün önce 13 Mart 1938’de Alman birlikleri Avusturya’ya girdi. Direnmenin imkansızlığını gören Avusturya teslim oldu. İki ülke bir oldubittiye getirilerek birleştirildi. Böylelikle Alman Düalizmi yani Alman milletlerinin Avusturya ve Almanya’daki bölünmüşlüğü sona erdi. Bu duruma çeşitli ülkelerden zayıf tepkiler geldiyse de çoğunluk Hitlerin başka bir toprak talebi olmama sözüne güvenmeyi tercih ederek göz yumdu. Bu birleşmeyle Hitlerin ikinci hedefi Anschsu gerçekleşmiş oldu.

II. Dünya Savaşı uçak

II. Dünya Savaşı ve Türk Dış Politikası

Savaş döneminde Türk dış politikasının ana eğilimi savaşa katılmadan toprak bütünlüğünü korumak ve büyük devletler arasında bir denge unsuru olarak saldırılardan korunmaktı. Öyle ki bazen Türk devlet adamları arasında Türkiye’nin bir tarafa daha yakın olduğu söylemleri ortaya çıkınca Menemencioğlu hemen devreye girerek dış politikada tek resmi merciinin kendisi olduğunu hatırlatıyor. Selim Deringil’in Denge Oyunu ifadesi bize bu dönemdeki Türk tutumunu en güzel şekilde yansıtmaktadır.

Almanya ve İtalya’nın Avrupa’daki ve Balkanlar’daki saldırgan tutumu ve işgalleri Türk yöneticileri endişeye düşürmüştür. Bunun üzerine Türkiye-Fransa-İngiltere aralarında anlaşarak üçlü ittifak meydana getirmiştir. Söz konusu anlaşmaya göre Akdeniz’de Fransa ve Birleşik Krallığın içinde olacağı bir savaş yaşanırsa bunlara destek olarak Türkiye’nin de girmesini zorunlu kılınıyordu. İtalya savaşa girinceye kadar Türkiye’nin mevcut durumunda bir değişiklik olmamıştır. Bundan sonra hem İngilizler hem de Fransızlar yapılan anlaşma gereği Türklere kendilerinin yanında savaşa girmesi gerektiğini bildiriyordu. Türkiye ise Müttefiklerin yanında yer almakla birlikte aynı anlaşmanın başka bir maddesine dayanarak fiili olarak savaşa dahil olmadı.

Türkiye üzerinde Nazi oyunları

Savaşın Batı Avrupa’dan Doğu Avrupa’ya doğru kayması Sovyetleri rahatsız etmekteydi özellikle Romanya’nın işgali Sovyetleri Almanların kendi hinterlandına girdiğini düşündürmekteydi. Bu arada Almanya Türkiye ve SSCB arasında ikili bir oyun oynuyordu. Bir taraftan Türkiye’ye güvence verirken diğer taraftan SSCB’ye Boğazlar konusunda anlaşmaya çalışıyordu. Hitler SSCB’yi mihver devletler arasına katılmak için ikna etmeye çalışırken Boğazlar konusunda Türkiye’nin ikna edileceğini ileri sürerken SSCB kağıt üzerindeki garantilerle yetinemeyeceğini bildirdi. Kısaca SSCB Mihver’e katılmaya razı olmadan önce Boğazlarda deniz ve hava üsleri talep ediyordu. SSCB’nin Boğazlar ve Eğe Adaları talepleri Hitlerin SSCB ile olan anlaşma sağlama imkanını azaltıyordu. Zira Almanya Balkanların kendi nüfuz alanı olmasını istiyor ayrıca da Boğazların kontrolü konusunda Rus isteklerini karşılamak istemiyordu. SSCB ile Almanya arasındaki ipler gerilmeye başlamıştı. Türkiye kendi üzerinde yapılan Rus-Nazi pazarlığını 1941’de İnönü’nün Hitlere yazdığı mektubu vermeye giden heyetin başındaki Hüsrev Gerede’e bizzat Hitlerin söylemesiyle öğrendi. Görüşmede Türkiye aleyhine elçileri vasıtasıyla Türklere bir lütufmuş gibi sunmaya çalıştırlar. Dışişleri Bakanı Menemencioğlu reelpolitiği[2] ortaya koyan bir şekilde Boğazları SSCB’ye verilmemesinin Türkiye kadar Almanya’nın güvenliği açısından önemli olduğunu söyledi.

Türkiye üzerindeki Alman baskıları (1941-1943)

Nazilerin Balkanlara inişi ve Nazi-Sovyet pazarlığının başarısız olması ve Sovyetlerin İngiltere karşısında oluşturulacak büyük işbirliğine çekilememesi savaşın bundan sonraki gelişimini etkileyecek önemli bir olaydı. Almanya ile SSCB arasındaki birlik oluşturma girişimleri son bulmuş ve iki ülke birbirlerine karşı savaşa hazırlanmaya başlamıştır. Bulgaristan ile Türkiye arasında 17 Şubat 1941’de bir saldırmazlık anlaşması imzalandı. SSCB için artık Türkiye’nin kendisiyle dostane ilişkilerini koruması daha da önem kazandı.

Türkiye-Sovyet Saldırmazlık Bildirisi

Alman baskısının artması üzerine İngiltere atağa geçti ve onun aracılığıyla Türkiye ile SSCB arasında yapılan saldırmazlık bildirgesi kamuoyuna duyuruldu. Türkiye bu sayede Bulgaristan’a yerleşen Almanya ile Kuzey’de Rusya arasında işgale uğramak tehdidini şimdilik savuşturmuş oluyordu. Buna Polonya Sendromu[3] denilmekteydi.

Alman Önerileri

Almanya Bulgaristan’a yerleşmesinden sonra Türkiye’nin kaygıları oldukça yükseldi. Führer Mart 1941’de İsmet İnönü’ye bir mektup gönderdi. Führer Alman ilerleyişinin Türkiye’ye değil Yunanistan’a yerleşen İngiltere’ye karşı olduğunu yazıyordu. İnönü verdiği cevapta çatışmanın olmamasından duyduğu umudu tam bağımsızlık ve tarafsızlık siyasetlerini yazdı.  Nisan 1941’de Türkiye’nin işlerini güçleştirecek olaylar gerçekleşti. Alman birlikleri artık Türk-Yunan sınırından görünebiliyordu. Führer eski müttefiklerinin kendi yanlarında bulunması durumunda Ege’de Türkiye lehine bir takım düzenlemeler yapılabileceği imasında bulunuyordu. Almanya artık Türkleri Sovyet tehdidi ile değil savaş sonrası düzenleme vaatleri ile kontrol etmeye çalışmaktaydı. Türkiye bir Alman-Sovyet ittifakının ortak hücumuna maruz kalmaktan çekiniyor diğer taraftan bu süreçte Almanlar Irak’’ geçmek için Türkiye’den transit geçiş istiyordu. Irak’ta İngilizlerin duruma hakim olmasından sonra bu talep ortadan kalmasına rağmen bu sefer de SSCB’ye saldırmadan evvel Türkiye ile ittifak anlaşması yapma ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Türküye İngiliz İttifak anlaşmasına aykırı bir anlaşmaya direnince Almanya açıkça tehdit etmişti. Bu devrede İngiltere de Almanya’ya kaymasının Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmayacağını hatırlatıyordu. Haziran 1941’de Alman ve Türk hükümetleri arasında dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalandı. Bu anlaşma müttefikleri kızdırdı. İngiltere bu kızgınlığını Ödünç verme ve Kiralama Anlaşmasını iptal ederek gösterdi. Bu arada güney kanadını güvence altına alan Alanların 22 Haziran’da Sovyet sınırını geçerek Barbarossa Harekatını başlatmalarıyla savaş yepyeni ve olabildiğince dramatik bir döneme girdi. Türkiye Polonya Sendromundan kesin olarak kurtulmuştu.

Alman-Sovyet Savaşı ve Türkiye

22 Haziran 1941 günü Alman ordularının SSCB’ye karşı taarruza geçmeleri ile savaş Türkiye’nin batı ve kuzeyine yayıldı. Bundan dolayı Türkiye’nin artan stratejik konumunu takiben SSCB ve İngilizlerin Alman gemilerinin Boğazlardan geçirilmemesi hususunda Türklere baskıları başladı.

Öte yandan Türk-Alman saldırmazlık anlaşması nedeniyle ABD’nin Türkiye’ye karşı izlediği soğuk tutumu Pearl Harbour baskının ardından değişmeye başladı. Dolayısıyla ABD’nin savaşa girmesi Türkiye üzerindeki baskıların artmasına neden oldu.

Almanya da bu dönemde Türkleri tarafına çekebilmek için yoğun bir çaba harcamıştır. Bu doğrultuda Türklere bazı eğe adaları ve Halep gibi kadim bir Türk şehrini vermeyi önerdiği gibi Türkiye’deki turancı akımları da teşvik etti.

Ankara’da Alman büyükelçisi Von Popen’e bir suikast girişimi yaşanıyor. Türkiye’yi kendi yanında savaşa sokmak için SSCB suikastçıları olduğu anlaşılın kişiler mahkum ediliyor. Bunu takiben SSCB’ye karşı soğuk bir tutum takınılıyor. Bu olay neticesinde kamuoyunda oluşan SSCB karşıtlığına rağmen Türkiye savaşa girmek gibi bir tutuma girmemiştir.

1943-1945 Sonuna Doğru 

Müttefiklerin Türkiye’yi savaşa sokma gayretleri armış.

Stalingrad Türk-Sovyet ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Bundan sonra SSCB Türkiye’ye karşı olan tutumunu 1941 öncesi durumuna döndürdü.

Churchill Balkanlarda bir cephe açarak Almanya’yı zor duruma düşürmek istiyordu. Bu konuda anahtar ülke Türkiye idi.

Savaş Sonunda Türkiye

Almanya ve Japonya’nın teslim olmasıyla Türkiye Tüm dünyayı kasıp kavuran bu yıkımdan tek kursun atmadan kurtulmuş oldu. Ancak Almanya’nın devre dışı kalmasıyla SSCB karşısında var olma mücadelesi vermek zorunda kalacaktı. Türk Moskova elçisi Sovyet dışişlerine çağrılarak Türk Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşmasının uzatılmayacağını bildirdi. Potsdam Konferansında Sovyetler boğazlardan üst isteğini açıkça ortaya koydu ancak Müttefikler Sovyetler ile aralarında çıkan sorunlar nedeniyle Sovyet talepleri ABD ve İngiltere tarafından reddedildi ve Türkiye’ye yaklaştılar. Washington büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini getirip boğazlara demirleyen zırhlı Türkiye’nin yalnızlıktan kurtulmasının işaretiydi. Savaşın sonunda ABD ve Rusya dünya gücü olarak ortaya çıktı ve Soğuk Savaş başladı.

Genel Değerlendirme

Savaş boyunca Türk politikası maceracılığa girmeden ve bir tarafa kaymadan savaş dışı kalmaya çalışan denge politikası izledi. Ayrıca savaşın bir uzlaşma barışıyla bitmesini arzuluyordu. Çünkü böylelikle potansiyel düşmanları güçlenmemiş olacaktı.

Savaşın sonunda 50 milyon kişi öldü. En ağır bedeli 20 milyon kayıpla Sovyetler, 15 milyon kayıpla da Almanlar ödedi. Savaş sonrasında yıkılan Avrupa dünya üzerindeki üstünlüğünü ABD’ye devretti.

Benzer İçerikler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir