Fiskalizm

Fiskalizm paranın yükselmesi yani “sermaye” demektir. Geçmiş tarihte sanayi yoktu. Tarım son derece ilkel, pahalı ve ulaşılabilir değildi. Dolayısıyla geriye kalan ticaret paranın yükselmesi ve sermayenin oluşması için tek yoldu. Osmanlı’da ise bir kimsenin zengin olması mümkün değildi. Çünkü öncelik iaşe sonra onun koruyucusu gelenekçilik de idi. Bunlardan sonra bir yol bulunursa fiskalizm oluşurdu. Osmanlı, devlet politikası olarak sermayeyi iktidarına karşı rakip gördüğü gerçekti. Doğrudan olmasa da İaşe sistemiyle sermayenin önünü kesilmekteydi. Dolayısıyla fiskalizm hem var hem de yoktu. Bu bir kısır döngüydü. Bu sistem içinde bir şahsın zengin olması, sermaye oluşturması mümkün değildi. Osmanlı’da zengin ile fakirin arasında fark 1/7 dir. Dolayısıyla Osmanlı’da bir kimsenin zengin olması mümkün değildi. Çünkü kar oranını % 10-15’dir. Özel imalat ve sebze gibi ürünler % 20 karla satılırdı. Bu kar masraflara ve ailenin geçimine yetiyordu.

Devletlüleri yani üst düzey devlet görevlileri ki bunlar: padişah, valide sultan, şehzade, veziri azam, vezirler ve beylerbeyleri ayrı bir yerde tutarsak, sıradan bir kimse karaborsa, tefecilik, stokçuluk yapmadığı sürece zengin olamazdı. Ancak buna da devlet müdahale ederdi. Kadılar zenginleşen kimseleri merkeze bildirirdi. Devlet şu soruyu sorar: nasıl zengin oldun? Zenginleşen kimseler başta İstanbul olmak üzere kasap olarak tayin edilirdi. Fakat kimse kasap olmak istemezdi. Bu yüzden Kıbrıs’a kaçanlar dahi oldu. Larende kadısı merkeze bir adamın 50 bin koyunu olduğunu yazdı. Bu kişi kasap tayin ediliyor. Bu kasap 10 akçeye mal ettiği etin kilosunu 9,5 akçeye satmak zorundadır. Kasaplar iflas etmesinler diye Zarar-ı Kasabiye vergisi çıkartılmıştır. Ama o da kurtarmamıştır. Devlet böyle hem halkına ucuz et yediriyor hem de gayri meşru zenginliğin önüne geçiyordu.

Fiskalizm
Fiskalizm

Osmanlı’da, devletlülere yüksek gelirler tahsis edilir ama onlarda bunu gerekli yerlerde harcamaları beklenirdi. Dolayısıyla büyük imar işlerinin ve hayır kurumları devletlüler tarafından yaptırılırdı. Aşırı zenginliğe sahip olan devlet adamları ise müsadereye tabii tutulurdu. Bunun yüzlerce örneği vardır. Ayan Ataullah Ağa için müsadere emri çıkarılmıştır. Müsadere kararı alınmış kimse firar etse dahi malı müsadere edilirdi. Devletlüler, müsadereden kurtulmak, servetlerini evlatlarına intikal ettirmek için hem de hayır için vakıf yaptırmışlardır. Vakıf kuran bu şahıslar vakfın vakfiyesine yani tüzüğünü düzenleyerek zenginliğini kendi evladına ondan sonra da onun evladına bırakırdı.

Osmanlı bir savaş devletidir. Öyle ki bir senede dört farklı cepheye dört farklı ordu çıkarmıştır. Durum böyle olunca elde edilen ganimetler giderleri karşılamamıştır. Dolayısıyla ağır savaşların faturası hep topluma daha da ziyade milletin efendisi köylünün sırtına binmiştir. Şeri ve örfi vergilere üçüncü bir vergi olan olağanüstü durum vergisi “avarız” eklenmiştir. Hatta avarız vergisinin miktarı zamanla artmıştır. Bunun faturası çok ağır oldu. Artan vergiler nedeniyle 16. asrın sonunda, toplumsal bir patlama, Celali İsyanları vuku buldu. Anadolu’da kırsal hayat bitti ve faizler % 360’a çıktı.  17. yüzyılda devlet yeni vergiler değil de tasarruf tedbirleri almaya başladı. Hazineyi dolu tutmaya çalıştılar. I. İbrahim döneminde Kemankeş Kara Mustafa Paşa yeni tahrirler yaptırarak gelirleri iki katına çıkarmıştır. Çok kıymetli devlet adamı Köprülü Fazıl Mustafa Paşa birçok yenilikler yapmış at çeken, voynuk, yörük, elici vb. sistemleri kaldırdı. Kapıkullarının sayısını 70 binden 30 bine düşürdü.