Demokrat Parti Dönemi (14 Mayıs 1950-27 Mayıs 1960)

Demokrat Parti 7 Ocak 1946’da kuruldu. 14 Mayıs 1950’de 27 CHP iktidarını sona erdirerek Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa serbest seçimle iktidarı kazanan Türk siyasi partisi oldu. Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve on yıl boyunca (1950-1960) iktidarda kalmıştır. Ancak, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ile iktidardan düşürülmüş ve 29 Eylül 1960’ta kapatılmıştır.


Çok Partili Hayata Geçiş

Demokrat Parti’den önce çok partili siyasi hayata geçiş denemeleri oldu ve Türk siyaseti çok partili hayata geçerken oldukça sancılı bir süreç yaşadı. Başlangıçta Kemalistler tek partili bir devlet kurmak istememiş olabilirlerdi. Ancak Terakkiperver ve Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi denemeler başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ve II. Dünya Savaşı gibi süreçlerin oluşturduğu koşullar tek partili sistemin varlığını devam ettirmesine neden oldu. Bu süreçte CHP ile Devlet birbiri içerisine girdi ve bu durum CHP’nin 1935 senesindeki kongresiyle resmi bir hal aldı. Parti’nin temel ilkeleri yeni Türk devletinin ilkeleri olacaktır diye ilan edildi. Öyle ki partinin il başkanları kendi illerinin valileri olurken partinin Genel Sekreteri de İçişleri Bakanı olmuştur. Bu durum bir noktada devleti kuranların tabii olarak devleti yönetme isteklerinin tezahürüydü.

 Diğer taraftan İsmet İnönü dâhil CHP’nin önemli isimleri bir muhalefetin gerekliliğini kabul ediyordu. Modern demokrasilerde var olan muhalefet eksikliğini kapatmak için CHP’nin içinden oluşturulan Müstakil Grup’a meclis içinde iktidarı eleştirmesine ve sadık muhalefet rolü oynamasına izin verildi. Fakat hiçbir zaman tam olarak muhalefet rolünü üstlenememiştir. Bundan sonraki süreçte yeni bir siyasi parti kurma girişimi siyasetçilerden değil, Nuri Demirağ adlı bir sanayiciden geldi. Onun liderliğinde 1945 yılında Milli Kalkınma Partisi’nin kurulmasıyla çok partili hayata geçildi. Ancak bu parti Türk siyasi hayatında çokta etkili olamadı. Bundan dolayı da tam manada çok partili sistem Demokrat Parti’nin kurulmasıyla başlayacaktır.

Demokrat Partinin Kuruluşu

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya, İtalya ve Japonya’daki totaliter rejimlerin yenilgisi ve Batı demokrasilerinin zaferi, her zaman Batı’daki siyasi iklime tepki veren Türkiye’yi etkilemesi kaçınılmazdı. Savaş bittikten sonra iktidar kanadında değişen atmosfere adapte olmak için siyasi ve ekonomik bir liberalleşme eğilimi söz konusu oldu.

Ayniyat Vergisi, Milli Koruma Kanunu gibi uyg ulamalar kötü ekonomik durumu düzeltemediği gibi iktidarın eleştirilmesine neden oldu.  Bunların ardından toprak ağalarının gücünü kırmayı amaçlayan ve toprak sahipleri aleyhine olan toprak reformu yasa tasarısı girişimi CHP içindeki muhalefetin kristalleşmesine başrol oynadı. İleride Demokrat Parti’nin kurucuları olacak Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes bu yasanın anayasaya aykırı olduğunu söyleyerek karşı çıktılar. İşte bu “Dörtlü Takrir” ileride siyasi muhalefetin başlangıç simgesi olarak görülecektir. Bunlardan üçünün partiden ihracı ve Bayar’ın da istifasının ardından muhalifler 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurarlar. İlk olarak CHP’ye sadık bir parti olduğu havası ortaya çıktı. Gerçekten de üyelerinin zihniyeti CHP’lilerden farklı değildi ve parti programının CHP’ninkinden farkı yoktu. Sadece iki noktada farkı dikkat çekiyordu:

  • Demokrasiyi geliştirme hedefi; bunu tepeden değil, halktan alan bir sistemle yapma.
  • Ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek için özel sektör vurgusu.

Halk Partisi’ne sempati duyan hemen herkes, DP’nin CHP ile aynı temel ilkelerini benimsemesinden hoş bir şaşkınlığa uğradı. Birçok kişi DP’yi muvazaa partisi olarak görmeye başladı.

Diğer taraftan Demokrat Parti’nin kurulmasıyla iktidar partisinin bazı değişikliklere gittiğini görüyoruz. İsmet İnönü’nün Milli Şef unvanı kaldırıldı, Müstakil Grup dağıtıldı, basın yasaları genişletildi ve üniversitelere özerklik verildi böylelikle daha liberal bir hale gelindi.

Tüm bunlara karşın 1947’de yapılacak olan seçimlerin 1946’ya alınması bu liberal eğilimin samimi olmadığı görüşünün ortaya çıkmasına neden oldu. Demokrat Partili yöneticiler CHP’nin kendilerine seçim propagandası için gerekli hazırlıkları yapmaya fırsat verememek için erken seçim kararı aldığını söyleyerek bu kararı eleştirdiler. 1946’daki seçimleri CHP kazandı ancak seçimlere yolsuzluk iddiası damga vurmuştur.

Demokrat Parti Muhalefette (1946-1950)

1946’da seçimlerinden sonra CHP yeniden iktidar oldu. Ancak seçimlerdeki başarıya rağmen CHP içindeki Radikal-Ilımlı mücadelesi bitmedi. CHP’nin içindeki aşırıcılar Demokrat Parti’nin demokrasi adına attıkları adımları fazla, rejim için tehlikeli, görüyorlardı bundan dolayı parti içinde radikal ve ılımlı kanat arasındaki ilişkiler gerilmeye başladı.

Buna karşılık Demokrat Parti’nin de iktidara yönelik tenkitlerini kademeli olarak sertleştirdiği görülür. Bu yoldaki ilk adım DP’nin Birinci Büyük Kongresinde kabul edilen; Anayasadaki vatandaş hak ve hürriyetine karşı olan maddelerin kaldırılması oy emniyetinin sağlanması ve seçim kanununda değişiklikler yapılmasını içeren Hürriyet Misakı’dır. Bundan sonra iki parti arasında gerginlik giderek artacaktır.

Başbakan Recep Peker, muhalefete memlekette anarşi yaratmak suçlaması yaparken, Demokrat Parti yönetimi de hükümetin, teşkilatlanma ve propaganda yapma haklarını kısıtladığını söyleyerek şikâyet ediyordu. Burada Cumhurbaşkanı’nın partisinin aşırıcı kanadını frenlediğini görüyoruz.  İsmet İnönü bu ve bundan sonraki tutumuyla Türkiye’de iktidarın halkın oyu ve tercihiyle seçilmesinde önemli bir rol oynayacaktır.

12 Temmuz Beyannamesi (1947)

Cumhurbaşkanı İnönü, iktidar ve muhalefet liderleriyle yaptığı bir dizi görüşmeler sonunda; iktidar ve muhalefet arasındaki zıtlaşmayı gidermek için hem iktidara hem de muhalefete eşit uzaklıkta kalacağını taahhüt ettiği ve siyasi partilerin Türk demokrasisinin vazgeçilmez unsuru olduğunu vurguladığı bir bildiri yayınladı. Bu bildiriyle birlikte ülkede çok partili rejim geri dönülemez bir biçimde kabul edilmiş oldu.

Feroz Ahmad Beyannamenin kabul edilmesinden bir gün sonra Amerikan Yardım Anlaşması’nın imzalanmasına dikkat çeker. Sovyet yayılmasına karşı Amerika dost ve müttefik ülkeler oluşturmaya başlamıştı. Bu doğrultuda Sovyetlerin potansiyel yayılma sınırlarındaki ülkelere çeşitli isimlerle yardım paketleri sağlanıyordu. Türkiye de bu yardımlardan yararlanan devletlerarasına girmiştir. Bu dönemde İnönü’nün tarafsız bir tutum alması bu yardımdan yararlanmak için olduğu rivayet edilir.

Beyanname siyasi ortamı yumuşattı ancak DP içinde bir grup, 1948’de Millet Partisi‘ni kuracak olan, iktidarla düzeltilen ilişkilere tepki gösterdikten sonra bunun güdümlü demokrasi olduğunu öne sürerek partiden ayrıldı.

1947-1950 Dönemi

Baskılara rağmen CHP içindeki ılımlı ve aşırıcı kanat arasındaki mücadeleler bitmemiştir gelişmeler ılımlıların lehine olmuştur. Aşırı sert politikayı savunan Recep Peker 9 Eylül 1947’de istifa etti. Yerine sivil kökenli Hasan Saka getirildi. Bundan sonra Halk Partisi’nin kendini yenileme çabaları devam edecektir. 17 Kasım 1947 tarihli CHP’nin 7. Kongresinde parti programını oluşturan altı ilke yeniden yorumlama gereği hissetmiştir. Parti tüzüğündeki bu değişiklikler demokratikleşme yolunda önemli bir mahiyet arz eder. Hükümete küçük çiftliklere bile el koyma yetkisini veren Toprak Kanunu’nun 17. Maddesi kaldırılması değişimin en belirgin noktası olması açısından önemlidir.

Yöneticilerin yerlerini korumak için kamuoyunu dikkate almak zorunda olduklarının farkına varmalarının ve Kongre’den sonra Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere siyasi yelpazedeki her makam sahibinin eleştirilebilmesi Halk Parti’yi parçalanmaktan kurtarmış ve canlanma imkanı vermiştir. Partiler arası ilişkilerde de adeta bir bahar havası başlamıştır. Artık yeni bir devrin başladığı her kesim tarafından görülmekteydi.

 Diğer taraftan 9 Haziran 1948’te istifa eden Hasan Saka hükümeti genç ve dinamik isimlerle yenilenerek devam ettirilmiştir. Ancak Nihat Erim gibi İnönü’nün sözcüsü niteliğindeki isimlerin varlığı Cumhurbaşkanının iktidar ile muhalefet arasındaki dengeyi koruduğunu gösterir.

Partiler arasındaki olumlu gelişmelere rağmen ekonomik sahada beklenen iyileşme görülmediğinden 1949’da Hasan Saka hükümeti istifa etti. Yerine yeni hükümet kurma görevi politik ve kültürel meselelerde liberal görüş sahibi olan Şemsettin Günaltay’a verildi. Bu görevlendirme CHP’nin halka yakınlaşma hareketlerinde en önemli adımlardandır.

Muhalefet iktidarı ekonomi alanında Amerika’dan gelecek yardımlara fazla güvenilmemesi konusunda uyarırken CHP’de seçim kanununda siyasi partilerin devlet radyosunu kullanabilmesi ve İstiklal Mahkemelerini kaldıracağının vaadinde bulunması ayrıca halkın dini duygularında daha liberal yaklaşımlar ön plana çıkarmıştır. Buna karşılık sol örgütlenmeye karşı iktidarın ve muhalefetin desteklediği bir uygulama haline gelmiştir. İktidarın muhalefetin sesine kulak vererek adımlar atması CHP’nin imajında olumlu bir etki yapmaya başlaması DP’de rahatsızlığa neden oldu. Zira gevşeyen siyasi ortamın Halk Partisi lehine dönmesinden endişe duyuluyordu.

Milli Teminat Andı

1950’de yapılacak seçimler yaklaşırken Demokrat Parti’nin 1949’da toplanan İkinci Büyük Kongresi’nde temel gündem konusu Seçim Kanunu’yla ilgiliydi. 1946 Seçimlerinde yaşanan hadiselerin tekrarlanmasında endişeliydiler. Bunula ilgili olarak “Milli Teminat Andı” adı verilen bildiriyi yayınladılar. Bildiriye göre dürüst seçim ve oy emniyeti sağlanmazsa vatandaşın devlete karşı harekete geçme hakkı doğacaktı. Bu bildiri siyasi gerilimi arttırdı. CHP’liler bu bildiriye “Milli Husumet Andı” ismini takarak muhalefetin, vatandaşı nizam ve kanun dışı harekete sevk ettiğini öne sürüyordu. Ayrıca bu kongrede DP’liler Anayasanın değiştirilmesine karşı çıkmışlardır. Partiden ihraç edilmelerini onaylayan, parti başkanlarının ve merkez komitesinin yetkilerini arttıran kararlar aldıkları gibi laiklik prensibini bozmamak kaydıyla din hürriyetinin temel hürriyetlerden olduğunu kabul etmişlerdir.

DP’lilerin kendi yandaşlarını sağlam tutmak amacıyla tırmandırdıkları gerilim, olumsuz karşılanmaya başlayınca kararların sadece ihtar amaçlı olduğu ileri sürüldü. Netice itibariyle 1950 seçimleri için gizli oy açık tasnif esasına dayalı olacak yeni bir seçim kanunu çıkartıldı.

1 Mart 1950’ de Türk büyüklerine ait türbelerin ziyarete açılması kabul edildi. Fevzi Çakmak’ın cenazesinde yaşananlar laikliğin hala pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterdi. Bu olaydan sonra Celal Bayar, Başbakan Günaltay’ı ziyaret ederek seçimlerde dini siyasete alet edebileceklere karşı hükümete yardımcı olmayı önerdi.

1950 Seçimleri ve 27 Yıllık iktidarın Değişimi (Beyaz Devrim)

Demokrat Parti üretimi arttırıp, vergileri azaltmak, dengeli bütçe ile ekonominin düzeltilmesi ile rejim ve ilkelere zarar verilmeyeceği gibi seçim söylemlerinde bulunurken; CHP ise ekonomide devletin rolünü azaltmak, özel teşebbüse daha fazla fırsat vermek, paranın değerini korumak, vergi reformu yapmak ve Halk Partisi’nin altı ilkesinin anayasadan çıkarmak gibi seçim söylemlerinde bulunmuştur.

1950’de yapılan genel seçimlerde, çoğunluk sistemine dayanan, gizli oy-açık tasnif usulüne göre seçim gerçekleşmiştir. Seçim sonuçları CHP’nin her türlü değişim çabalarına rağmen halkı ikna edemediğini kanıtlamıştır. Katılım % 88.88 ile rekor düzeyde olup. DP oyların % 53’ünü CHP ise % 39’unu almıştır. Böylece CHP, iktidarı DP’ye devretmiştir. Bu sonuçlar DP’nin başarısı olarak görünse de halkın önemli bir kısmının halen CHP ve İnönü’yü desteklediğini göstermesi açısından önemlidir.

Demokrat Parti Dönemi

Demokrat Parti Dönemi

1950-1954 Dönemi ve DP İktidarının Uygulamaları

Seçim sonuçları dış basında büyük yankı uyandırmış ve kazananları dahi sonuçtan şaşkın olduğuna değinilmiştir. Seçimlerden sonra Cumhurbaşkanlığına Celal Bayar seçilmiştir ve partisinden istifa ederek tarafsız bir konuma gelmiştir. “Dörtlü Takrir” imzacılarından Refik Koraltan Meclis Başkanlığına getirilirken hükümet kurma görevi de Adnan Menderes’e verilmiştir. Yeni meclisin daha ilk oturumunda muhalefete söz hakkı tanınmayınca Meclis’i terk etmiş ve bu durum 4 yıl boyunda sürecek sürtüşmenin ilk işareti olmuştur. Bu dönemde DP muhalefette İnönü’nün etkisini azaltmaya çalışmaktaydı.

Yeni iktidar 27 yıllık CHP iktidarının köklerini tüm devlet kurumlarından sökmek için harekete geçti. Ordu, üniversite, basın ve yargı üzerinde düzenlemeler yapıldı. İlk önce Genelkurmay Başkanı ve önemli sayıda yüksek rütbeli subay emekliye sevk edildi.

DP döneminde ulaşım sektöründe de gelişmeler yaşanmış, ancak bu dönemde Atatürk ve İnönü dönemlerinin aksine demiryollarına değil, karayolu yapımına öncelik verilmiştir. DP döneminin eğitim politikası da CHP’den farklı olmuştur. Atatürk döneminde açılmış olan Halkevlerinin 1951 yılında kapatılması ve İnönü döneminde kurulan Köy Enstitüleri’nin kapatılarak İlkokula dönüştürülmesi bu farklı politikanın en çarpıcı örnekleridir.

İrtica söylemlerinin çoğalması, Atatürk heykellerine saldırlar yapılması ve parti taşra örgütlerinden Atatürk ilkelerinden dönülmesi taleplerine muhalefetin tepkisi olmuştur. Buna karşılık iktidar irtica söylemleri nedeniyle Büyük Doğu ve İslamiyet gibi bazı dergilere soruşturma açılmış. Buna ilaveten 25 Temmuz 1951’de Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkarmıştır.

Yasal anlamda ilk çalışma, muhalefetinde desteğiyle Arapça ezan yasağını kaldırmak oldu. Bundan başka DP iktidarı bir af kanunu çıkartmış, ücretli hafta sonu tatilini kabul etmiştir. Bu dönemde önemli bir yer teşkil eden bir başka konu ise Komünizm ile mücadele olmuştur. Bu doğrultuda sert ve ciddi adımlar atılmıştır.

Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girmesiyle, II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan yalnızlık da sona ermiştir. Doğal olarak bu gelişme iç politikaya da yansımış ve DP’nin gücü ve halktan aldığı destek artmıştır.

Muhalefet tarafında ise değişim isteği açık bir şekilde ifade ediliyordu. CHP’nin Sekizinci Genel Kurulu’nda İsmen İnönü ve ekibinin çekilerek partinin gençleştirilmesi delegeler tarafından isteniyordu.

Bu dönemde İktidar-Muhalefet ilişkilerine baktığımızda DP’nin CHP’yi hiçleştirmeye çalışması ve zaman zaman parti mallarına el koyma tehdidine yer vermesine karşılık CHP’nin de seçimlere katılmama tehdidi ve karşılıklı yıpratma söylemleri şeklinde gerçekleşiyordu.

Demokrat Parti’nin Ekonomi Alanındaki Uygulamaları

DP ekonomide şu söylemi izliyordu. Nasıl Avrupa devletleri aldıkları kredilerle gelişip ilerlemişlerse Türkiye’de her ne kadar geç kalmış olsa da bu devletlerin yolundan giderek gelişip ilerleyebilirdi. Ancak DP bu tür gözlemler ve karşılaştırmalar yaparken; tarihsel farklılıkları, gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki ilişkileri ve kapitalizmin temel işleyiş yasalarını gözden kaçırmıştır.

1950 seçimiyle değişim sadece iktidar partisinde olmamıştır. DP, toplumsal ve sosyal alanlarda yaptığı değişikliğin yanı sıra ekonomi ve maliye alanlarında da büyük değişiklikler gerçekleştirmiştir. Ekonomik olarak 20 yıldır izlenen devletçi, korumacı ve kendi kendine yeten politikalardan vazgeçilmiş; para ve maliye politikası kökten değiştirilmiştir. Dönemin ilk yıllarında ithalat büyük ölçüde liberalleştirilmiştir.

 Türkiye’nin 1947’de Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’na üye olması ve 1950’lerin başında oldukça liberal bir iktisat politikası uygulaması, Türkiye’ye sağlanan dış yardım kredi ve yabancı sermaye yatırımlarında önemli bir artış sağlamıştır.

Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türk Hükümeti ile işbirliği içinde hazırlamış oldukları ve Barker Raporu olarak bilenen raporun ise DP’nin ekonomik siyasetini belirlemede önemli derecede etkisi olmuştur. Bankanın başkanı olan James M. Barker başkanlığı altında Türkiye’ye gelen 15 kişilik inceleme heyeti, yerel incelemeler yaparak sözü edilen raporu hazırladı. Bu rapor “Türkiye Ekonomisini Kalkındırma Programı için Tahlil ve Tavsiyeler” adını taşımıştır. 1951 Haziranında Celal Bayar’a Barker tarafından sunulan raporda Türkiye ekonomisinin eksik yönleri ortaya konulmuştur. Bunlar:

  • Tarımı ihmal etme pahasına endüstriyi geliştirmeye çalışmaktan ortaya çıkan ekonomik dengesizlik
  • Devletçilik ilkesinin hükümetin sırtına bir yük yüklemesi ve özel teşebbüsün cesaretini kırması
  • Teknik eleman eksikliği
  • İdari mekanizmanın işleyişindeki aksaklıklar
  • Yatırımları düzenleyecek ayrı bir mekanizmanın bulunmayışı

Bu rapor adeta DP ekonomik uygulamalarını mihenk taşı olmuştur. Eleştirileri dikkate alan DP, tarıma, köylüye, çiftçiye önem vermiş, teşvik politikaları uygulamaya başladı. Bu durum ülkeye giren traktör ve tarım üretim malzemesini hızla arttırmıştır. Buna bağlı olarak işlenen tarımsal alan oldukça yükselmiştir. Tarımı sübvanse etme yönündeki politikalar çerçevesinde çiftçiye ucuz kredi, ucuz gübre verilmiştir (1948’de 1800 traktör var iken, 1957’de 44.000 traktöre ulaşılmıştır.). Bu durum DP’nin 10 yıllık iktidarı boyunca kazandığı teveccühün en bariz nedenlerinden birisi olmuştur. Zira 1950’lerin Türkiye’sinde ülke nüfusunun % 80’i hala köylerde yaşamaktadır. Menderes izlediği bu politikanın içeresine karayolları yapımı, liman inşası gibi politikaları da dahil etmiştir. Bu durum oldukça ilginç sosyo-ekonomik sonuçlar doğurmuştur. Köye kadar ulaşan karayolları en küçük idari birimdeki insanı büyük şehirlere bağlayınca kırsaldan şehirlere göç ve buna paralel de dengesiz ve çarpık kentleşme kendisini göstermiştir.

Gerçekten de DP’nin ilk yıllarında ekonomide büyük bir canlanma yaşanmış. Fakat 1954 yılından sonra özellikle dış ticarette denge bozulmaya başlamış ve hükümet kaçınılmaz olarak dış borçlanmaya yönelmiştir. 1957’den sonra dış kredi alınmasının zorlaşması, ekonomik durumu olumsuz yönde etkilemiş ve yatırımlarda ciddi bir azalma görülmüştür. Bu borçlanma siyaseti 1958’de devalüasyona yol açmıştır.

1954 ve 1957 Dönemi Olayları

Demokrat Parti’nin popülist siyaseti, 2 Mayıs 1954 seçimlerinde partiyi yeniden iktidara taşısa da bu politika uzun vadede ülkeyi sıkıntıya sokacaktır. Ancak yine de oyların çoğunluğunu almış olmaları DP gücünü simgeleyen önemli bir zafer olarak göze çarpmaktadır.

Bu yeni dönemde kabinedeki isimler bir öncekinden neredeyse farksızdı. Seçimlerden sonra Menderes’in tutumunda değişiklikler yaşanmıştır.  Bu durum iki siyasî parti arasındaki ilişkileri gün geçtikçe gerginleştirmiş ve ülke kısa sürede kısır siyasî çekişmelere sürüklenmiştir. Menderes’teki bu tutum değişikliğinin arkasında “çevreleme” politikası sonucu verilen yardım ve kredilerin azalması nedeniyle; tarımda ve ekonomide baş gösteren sıkıntılar muhalefetin söylemlerinin halk nezdinde kabul görme başlamasıydı.

Hükümetin bütün kesimleri kontrolü altına alma girişimleri devam etti. Menderes artık eski usul muhalefete müsamaha göstermeyeceğini açıkladı. Partiler arası geçişi yasaklayan ve muhalefet partilerinin işbirliğine gitmesini engelleyen kanun çıkarıldı.  Muhalefete oy veren belediyeler bile yeni anlayıştan nasibini aldı ve Kırşehir ili ilçe yapılarak cezalandırıldı. Feroz Ahmad, bu dönemdeki muhalefete karşı olumsuz tutumun aslında Türk siyasi tarihindeki muhalefet imajının devamı olduğunu ifade etmektedir.

Bu dönemde hükümeti eleştiren akademisyenler dahi emekliye sevk edildi. Hüseyin Cahit Yalçın’ın tutuklanması basın üzerindeki baskının ulaştığı noktayı göstermesi açısından son derece önemlidir. İktisadi hayatta da dikkat çeken nokta Milli Koruma Kanunu’nun tekrar uygulamaya başlaması oldu.

 Menderes’in basın yayın kuruluşları ile aydınları dinlemeyeceğini açıklaması kendisini destekleyenlerle arasının açılmasına neden oldu. Bununla birlikte Menderes, parti grubunu da dikkate almamaya başlamasıyla artık DP, Menderes’in partisi haline büründü. 10 Milletvekili bu sert tutuma eleştirileri yüzünden partiden atıldı. Bu olaya tepki olarak 10 milletvekili de partiden istifa etti.  Böylelikle parti içinde muhalefet saf dışı bırakıldı. Farklı seslere tahammülsüzlük demokrasi zeminine zarar vermekteydi bu durum otoriter yapıdan memnun olmayan kişileri DP’den ayrılmaya sevk etmekteydi. Bu sırada DP içinden atılan ve istifa edenlerin kurduğu yeni bir parti olan Hürriyet Partisi Türk siyasi yaşamına dahil oldu.

CHP tarafında ise Laiklik ve Devletçilik ilkelerinin halk tarafından benimsenmediğinden terk edilmesi söylemleri gündeme geliyordu. Tüm bunlara karşın 1955’deki Kıbrıs meselesiyle hükümet ile iktidarın söylemsel olarak bir araya geldiği görülüyor.

1957 Seçimler yaklaşırken muhalefet partilerinin işbirliği yapmalarının imkansızlaşması ve DP’nin hububat alış fiyatlarını % 40-50 zamla açıklaması iktidarın yolunu bir kez daha açtı. Diğer tarafa anti demokratik uygulamaların artması neticesinde kurduğu partiyi tanıyamadığını söyleyen Fuat Köprülü de partiden istifa etti. Aynı yıl Hürriyet Partisi’ne katıldı.

6-7 Eylül Olayları

Bu dönemin önemli olaylardan biri de 6-7 Eylül 1955’de yaşanan olaylarıdır. Kıbrıs Türkiye’dir Derneğinin İstanbul Rumlarının Kıbrıs Rumlarına ve Enosis çetelerine para gönderdiği iddiaları ve Selanik’teki Atatürk’ün evine bir bomba atıldığı söylentisi geniş halk kitlelerinin ayaklanmasına neden oldu. Ordu birliklerinin müdahalesiyle bastırılan olaylar sonucunda, sıkıyönetim ilân edilmişse de, Türkiye’nin dış politikada aldığı yara büyük olmuştur. Gerçekleşen yağma ve tahribat neticesinde İstanbul Rumlarının büyük kısmı Yunanistan’a göç etti. Giden Rumların ticarette yaratmış olduğu boşluğu Türkler doldurmaya başlamıştır. Bu bağlamda olayların Varlık Vergisi ile başlayan organize Türkleştirme projesinin bir parçası olduğu iddia edilmiştir. Olayların gerçek sebebi ve nasıl organize edildiği hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamamıştır. Olayla ilgili farklı zamanlarda yapılan iki yargılamada farklı sonuçlar alınması bir hayli şaşırtıcıdır.

1957 ve 1960 Dönemi

DP-CHP gerginliğinin artması yüzünden seçimler bir yıl önceye alınarak 1957’de yapılmış DP seçimleri kazanmışsa da, oylarında belirli bir düşüş yaşanmıştır. Siyasal ortamın da giderek gerginleşmesi hükümeti tedbir almaya itmiştir. Bu bağlamda seçimlerde muhalefeti destekleyen memurlara karşı bir tutum alındığı gibi daha şiddetli bir basın uygulamalarına geçildi. Bunlardan daha da etkilisi İç tüzüğü değiştirerek muhalefetin etkinliğinin engellenmesi oldu. İstanbul Üniversitesi öğreti üyesi Hüseyin Nail Kubalı düzenlemenin anayasaya aykırı olduğunu beyan etmesiyle MEB ile hocalar arsında gerginlik başladı.

Demokratik rejimlerde muhalefetin varlığı iktidara otokontrol sağlaması açısından önemli görülür. Ancak bu dönemde Türk siyasetinde muhalefetin söylemleri iktidara bir suikast gibi algılanmaktaydı.

1957’den sonra ordu içinde yavaş yavaş iktidara yönelik kıpırdanmalar söz konusu olmaya başladı. İlk olarak 9 Subayın komplo iddiası olmuştur. Hükümete karşı bir komplo hazırladıkları iddiasıyla gözaltına alındı. Ancak 9 Subay Olayı ordu içindeki dayanışma sayesinde hiçbir netice vermedi. Soruşturmadan bir şey çıkmayınca olayın ihbarcısı cezalandırıldı. Ayrıca savunma bakanı değiştirildiği gibi yüksek rütbeli subayların da görev yerlerinde değişiklikler yapıldı ve olay kapatıldı İhbarın doğru olduğu ancak daha sonra anlaşılacaktır.

Diğer taraftan bu dönemde iktisadi sorunlar da hat safhaya ulaşmıştı. Savaş koşullarında uygulanan Milli Koruma Kanunu yeniden uygulanması ve doların 2.80’den 9 liraya yükselmesi ekonomik durumu bize çok güzel ifade etmektedir. Öyle ki Türkiye hayat pahalılığında Brezilya’dan sonra ikinci görünüyordu. Bu durama büyük oranda hükümetin sanayinin içinde bulunmadığı bir ekonomik kalkınma planıyla iktisadi başarının yakalanacağına inanmaları neden olmuştu.

1958’de Irak’ta bir askerî darbe ile ordunun yönetime el koyması Menderes iktidarını kuşkuya kapılmaya itmiş ve DP potansiyel bir tehlike olarak gördüğü CHP üzerindeki baskılarını artırmıştır. Öte yandan Irak’taki İhtilalin yansımaları sonucu İnönü ise devlet adamlığına yakışır söylemde birlik çağrısı yapmıştır.

DP’nin iktidarının son yıllarında CHP ile amansız bir çekişme içine girdi. İnönü parti toplantıları için gittiği çeşitli illerde polis engellenmesiyle karşılaşmaktaydı. Bu tür sıkıntılar tüm Ege gezisi sırasında devam etti. Gerginlikler İstanbul’da da görüldü ve burada İnönü’ye bir saldırı söz konusu oldu. Ülke, hükümet-iktidar bağlamında ciddi bir gerilemeye sürükleniyordu. İktidar karşısındaki tüm muhalefete karşı oldukça saldırgandı. 1960’yılı karşılıklı suçlama ve gerginliğin hat safhaya çıktığı bir dönem oldu. Muhalefet seçimlerin yıl içinde yapılıp yapılmayacağını açıklanmasını isterken Amerika ile askeri ilişkileri görülen hükümetin bu sıralarda Rusya ile de ticari ilişkileri geliştirmeye çalışması dikkat çekiyordu. Seçimlerin sonbaharda yapılacağının açıklanmasından sonra muhalefet liderlerinin yurt içi gezilerinin engellenmesi üzerine İnönü iki önemli söylemde bulundu:

“Böyle devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam”

“Şartlar tamam olduğu zaman ihtilal millet için bir haktır”

Askerlikten gelme bir siyasetçi olarak İnönü’nün çok iyi bildiği asker psikolojisini değerlendirmesi dikkate alınmadı iktidarın tavrı değişmedi. DP Meclis grubu muhalefeti halk ve askeri ayaklanma için kışkırtmak yıkıcı ve bölücü grupları desteklemekle suçlamaktaydı.

İşte bu faaliyetleri soruşturmak için bir komisyon kurulması DP iktidarının sonunu hazırlayan gelişme oldu. Söz konusu komisyon yüksek yetkilerle donatılarak Tahkikat Komisyonu adıyla 18 Ocak 1960’da kuruldu. Soruşturmalar neticelene kadar her türlü siyasi toplantı durduruldu. Meclis görüşmelerinin ve önergelerinin basında yayınlanmamasına karar verildi. Meclis içi ve dışı tüm muhalefeti her türlü siyasî faaliyetten uzaklaştırmayı hedefleyen bu komisyon, sorunları çözemediği gibi, darbeye giden yolda son dönemeç oldu. Üniversite öğrencilerinin sokağa dökülmeye başladı. Muhalefet ve anayasa profesörleri de bu komisyonun anayasaya aykırı olduğunu beyan ediyordu. Menderes ise memleketin selamet ve asayişi için devlete karşı gelmenin ne demek olunduğunu gösterme niyetinde olup muhalefetin faaliyetleri seçimsiz iktidara gelme çabaları olarak yorumlamaktaydı.

Bu sertleşen siyasi ortamda cumhurbaşkanın tutumumda yumuşatıcı olmaması ve 27 Mayıstan önce Menderes’in istifalarını engellemesi oldukça dikkat çekiciydi. Olayların çoğalması üzerine 29 Nisan’da üniversiteler bir ay süre ile tatil edildiği gibi umuma açık yerlerde spor müsabakaları dahi yasaklandı. Bu dönemde Menderes’in Gatwick uçak kazasından tek kurtulan olması hasebiyle ilahi bir güç tarafından korunduğu algısı ortaya çıkmıştır. Bu kaza siyasi gerilimi kısa bir süre de olsa arka plana itmiştir.

Diğer taraftan DP iktidarı karşısında muhalefetin basın ve üniversiteler tarafından desteklendiği malumdur. Ancak DP iktidarından en çok rahatsız olan kurum ordu olmuştur. İktidarın tutumu karşısında ordu, gerekirse müdahale edebilecekleri haberini İnönü’ye ulaştırınca millî iradeye saygı gösterilmesi gerektiğini söyleyerek reddetmiştir.

Mayıs ayına girildiğinde ise artık askeri darbenin belirtileri açık açık gözüküyordu. 3 Mayıs 1960’ta Cemal Gürsel iktidara darben önce son uyarıyı yapmıştır. Aslıda siyasi anlamda askerin söz söylemesi demokrasi normlarına aykırı olsa da son derece yerinde bir uyarı olarak görüldü. Bundan sonra 21 Mayıs’ta Ankara’da Harp Okulu öğrencilerinin yapmış olduğu yürüyüşle verilen mesaj iktidar tarafından anlaşılamamıştı. Eskişehir de ise Menderes çok dramatik bir durumla karşılaştı. Saygı duruşunda hava alanında Menderes’i bekleyen subaylar Menderes’in önlerinden geçtiği an da hepsi birden arkalarını dönmüşlerdir. Bundan sonra hızla arabasına binip konuşma yapacağı yere gittiğindeyse mikrofonunun telleri kesilerek konuşması engellenmiştir.

Darbe planı emir komuta zinciri içinde olmadığı için ilk etapta darbeci alt rütbeli subaylar TSK içinde gerekli hazırlıklar ile başladı. Darbeci subaylar Ragıp Gümüşpala engelini Cemal Gürsel ile çözdüler. 27 Mayıs sabahı başlayan darbeyle pek çok tutuklama yapılmaya başlandı ve Alparslan Türkeş’in radyodan konuşmasıyla darbe ilan edildi. Hareket doğrudan doğruya DP’ye yönelmiş üyeleri gözaltına alınmış dernekleri kapatılmaya başlanmıştı. Menderes’in ise Kütahya yolunda askerler tarafından tutuklanıp Ankara’ya sevk edilmesiyle darbenin ilk kısmı kendi içinde başarılı oldu.

İnönü’nün 27 Mayıs Müdahalesini önceden bilip bilmediği çok tartışılmıştır. Bu konuda iki fikir aktarılmıştır.

Alparslan Türkeş: İnönü bu hazırlıklardan haberdardır ihtilalde etkili rol oynamış bir kısım asker gerek İsmet Paşa’ya gerekse de yanındakilere yakınında irtibatlıdır.

Metin Türker: İsme Paşa’nın bu tertiplerin içinde olmadığından emin olmak birlikte bundan haberdar olduğunu söylemektedir.

10 yıl 3 gün iktidarda kalan DP’nin faaliyetleri 27 Mayıs 1960 tarihinde bütün yöneticilerinin Yassıada’da olduğu bir süreçte partiye kayıtlı bir üyenin açtığı dava sonucunda kongresini zamanında yapmadığı gerekçesiyle hukuki varlığı sona erdirilmiş ve malları hazineye devredilmiştir.

Yassıada duruşmaları hükümetin itibarını düşürmek için Köpek, Bebek ve Vinileks Şirketi davalarıyla başlatılmıştır. Ancak en ciddi ve ceza aldıkları dava Anayasa İhlal davası olmuştur. Başsavcı, Bayar ve Menderes ile Tahkikat Komisyonu üyelerinin idamlarına diğer sanıkların ise 5-15 yıl arasında cezalarına çarptırılması iştenmiş bu dava 11 Ağustos 1961’de sona ermiştir. Sonunda 123 kişiye beraat, 31 kişiye ömür boyu hapis, 8 kişiye hafif cezalar ve 15 kişiye de ölüm cezası verildi. Daha sonra MBK cezaları hafifletse de Menderes, Bayar, Polatkan ve Zorlu’nun ölüm cezalarını oy birliğiyle onaylamıştır.

Mahkeme kararını öğrenir öğrenmez dünyanın önde gelen ülkeleri idam cezalarını ertelenmesini iletti ancak bu mesajlar göz önüne alınmadı bunun arkasında bazı gerekçeler bulunmaktaydı. Bir başka neden de mesajların zamanında ilgililere ulaştırılamamış olması olarak gösterildi. Bu konuda W.Hale’e, ordudaki radikal ve aşırı gruplar MBK üzerinde idamların yerine getirilmesi doğrultusunda baskı yapabilecek güçteydi ve gerçekte de buna uymak durumunda kaldıkları görüşünü dile getirmiştir.

Bayar’ın ölüm cezası yaş ve sağlık durumu göze alınarak ömür boyu hapse çevrildi. Fakat diğerleri değişmedi 16 Eylül 1961’de infaz gerçekleştirildi. Türk kamuoyu bu siyasetçilerin idamından memnun olmamış aksine büyük bir üzüntü duymuştur. Daha sonra, 1990’da, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın cenazeleri bir devlet töreniyle yeniden toprağa verilmiştir.