Avrupa Tarihi II Ders Notları

Başat Güç Teorisi (Dominant Power)

George Modelski tarafından geliştirilen, 15. yüzyılla birlikte belirli bir devletin belirli bir süreyle başat güç (Dominant Power) olması teorisidir. Buna göre zaman içinde mevcut başat güce meydan okuyan bir başka güç (Challenger) ortaya çıkıyor, taraflar arasında büyük bir savaş yaşanıyor ve savaş sonucunda genellikle üçüncü bir devlet kazançlı çıkıp başat güç oluyor. Bu teoride okyanuslara egemen olmak önemli ve belirleyici özellik olarak gözüküyor.

Portekiz, denizaşırı sömürgeciliğin başladığı 15. asırda başat güç konumunu elde eden ilk ülke oldu. Ancak Osmanlı askeri desteğini alan Fas Sultanlığı ile yapılan Vadi’s Seyl savaşında Portekiz İmparatoru 1. Sebastiao hayatını kaybedince Portekiz İmparatorluğu büyük bir çöküş sürecine girdi. Bundan sonra İspanya İmparatoru 2. Felipe çeşitli entrikalar yaparak Portekiz’i ele geçirdi. Böylelikle İspanya İmparatorluğu gücünün doruğuna ulaştı ve başat güç oldu. Dünya zenginlikleri bu kez İspanyol gemileri tarafından İspanya’ya taşınıyordu. İspanya başat güç konumunu 16. yüzyıl boyunca korudu. Ancak, bu dönemde İngiliz donanması İspanyolların Yenilmez Armada’sını yendi ve bu zafer Hollandalıların önünü açtı. Bu zaferden sonra İngilizler daha fazla ileri gitmek yerine adaya çekildiler ve kendilerini ön planda çıkartmadılar. Hollanda’nın kara ordusu güçlü değildi ancak muazzam bir donanması vardı. Hollanda-İspanya savaşları sonucu 17. yüzyılın başat gücü Hollanda oldu. Ciddi bir nüfusa sahip olmayan Hollanda dünya zenginliklerini taşımaya güç yetiremeyince Avrupa burjuvazisi yardıma koştu. Avrupa’nın açık denizdeki ticaret gemilerinin dörtte üçü Hollanda bayrağı altında faaliyet gösterdi. Hollanda zenginleşti ve Amsterdam finans merkezi oldu. Hollanda’nın başat güç dönemi 17 yüzyıl boyunca sürdü. Hollanda’nın 17. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere ile yaptığı rekabet ve ticaret savaşları, Avrupa’daki 30 yıl savaşlarından Fransa’nın güçlü çıkmasına bağlı olarak Hollanda’nın başat güç konumu sona erdi. Bayrağı devralan Fransa 18. yüzyıl boyunca başat güç oldu. 1756 – 1763 yılları arasında İngiltere ve Fransa’nın başı çektiği yedi yıl savaşları yaşandı ve Savaşları sonunda İngiltere başat güç oldu. Üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kuran İngiltere’ye Almanya’nın kafa tutması Birinci Dünya Savaşı’na neden oldu. Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya yenildi ancak İngilizlerin de gücü tükendi ve ABD yeni başat güç oldu.

Çin

Modern öncesi dönemde uygarlıkların hiçbiri Çin’den daha ileri görünmüyor ve kendisini ondan daha üstün hissetmiyordu. 15.yüzyılda Avrupa’nın 50-55 milyonluk nüfusuna karşı Çin’de 100-130 milyonluk nüfus vardı. Bunun yanında mükemmel bir kanal sistemi ve buna bağlı olarak bereketli topraklar mevcuttu. Avrupa’ya göre çok erken dönemde gemicilik ve denizcilik alanında ilerlemeler gerçekleştirdiler. On binlerce gemiden oluşan filolarla uzun mesafeli yollar almışlardır. Öyle ki coğrafi keşifleri neredeyse tersinden gerçekleştirmelerine ramak kalmıştı. Önemli bir ayrıntı olarak Çinlilerin dikkat çeken tarafı ise gittikleri yerde hiçbir zaman Avrupalılar gibi yağma yapıp adam öldürmemiş olmalarıdır.

Tüm bu imkânlara rağmen Çin tüm dünyaya arkasını dönmeye karar verdi. İlk önce açık denizlerde gemicilik faaliyetleri yasaklandı ve bunu benzer yasaklar takip etti. Savaş gemileri kazığa çekildi ve çürümeye bırakıldı. Bunun nedeni Konfüçyüsçü bürokrasinin tutuculuğu görünse de asıl sebep iktidarın ülke içinde kişi ve zümrelerin güçlenip kendi otoritesini tehdit edecek duruma gelmesinden endişe duymasıdır.

Türkler

Türklerin de bu dönemde Anadolu’ya yöneldiklerini görüyoruz. İlerleyen yıllarda Selçukluların hazırladığı Osmanlı Devleti Avrupa’nın kendini yükselişe hazırladığı dönemde yükselişini gerçekleştiriyordu. Ancak, Osmanlılar da Çinliler gibi kendi içlerine dönerek dünyaya egemen olma fırsatını kaçıracaklardır.

Avrupa

Avrupa’da 10. ve 11. yüzyıllarda yerel düzeyde güvenlik göreli olarak kurulmuş ve barbar istilalarına son verilmiş olmakla birlikte, Avrupa genelinde barış düzeni sağlanamadı. Tarihin gördüğü en büyüm imparatorluklardan olan Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasına paralel olarak kıtanın tamamına yayılan bir çöküş meydana geldi. Roma’nın çöküşü Avrupa’yı dibe çekti ve uygarlığın temellerinin çökmesine neden oldu. Bundan sonra bu büyük imparatorluğun arkasında bıraktığı boşluğu doldurmak isteyen bazı aktörler ortaya çıkacaktır.

Bunlardan ilki Papalıktı o dönemde Papalık büyük sınırlara sahip bir devlet değil, büyük sınırlara sahip devletlere hakim bir güçtü. Papalık Romanın boşluğunu doldurmak ve yeni Roma olma hedefiyle din gücünü kullanarak siyasi ve askeri güç elde etme yoluna girişti. Endüljans uygulaması sayesinde büyük bir gelir elde etmeye başardı ve bunu askeri ve siyasi alanda güçlenme takip etti.  Ancak bu durum siyasi güçleri kısıtlanan kralları rahatsız etmeye başlamasıyla Avrupa’da Reformasyon süreci ortaya çıkacaktır. Anlaşılacağı üzere Ulusal kiliselerin doğuş sebebi kralların Katolik baskısından kurtulma isteğinin bir tezahürüydü. İkinci bir unsur da fief sisteminin derebeyleridir.  Bu feodal beylerin gücü barutun toplarda kullanılmaya başlamasıyla durdurulamaz bir çöküşün içine girmiştir. Uyanan ticaretin doğurduğu Burjuvalar da üçüncü unsurdur. Dördüncü unsurda krallardır. Bu dört unsur arasında amansız bir otorite mücadelesi boy göstermiştir. Bu dönem, Avrupa insanına acılar ve güçlüklerle dolu günlere mal olmuş. Ancak bu canlı ortam, Batı’nın dirliğinin de çıkış noktası olmuştur. Avrupa’nın politik açıdan bölünmüşlüğü ve bu doğrulta aralarındaki gelişme mücadelesi, buranın dünyanın merkezi konumuna yükselmesinde önemli rol oynamıştır.

Uzun Mesafeli Ticaret

Avrupa’nın kuzeyinde ve güneyinde görülen farklı iklim özellikleri takas için uygun farklı ürünlerin elde edilmesini sağlarken taşımacılığa elverişli nehirler de iki bölge arsındaki pazar ilişkilerinin gelişmesine olanak verdi. Özellikle Kuzey denizlerinde çok miktarda bulunan Ringo balığı önemli bir ticari ürün olarak göze çarpmaktadır. Ayrıca taşımacılık alanında Avrupa da özellikle Hollanda ön plana çıkıyordu. Bu Hollanda’nın gelişmiş denizcilik alt yapısı ile ilgilidir. İşte Avrupa’daki bu sistem ve altyapı uzun mesafeli ticaretin zeminini hazırladı.

 

Deniz teknolojisindeki gelişmeler Avrupa’nın dünyadaki yeri açısından önemli bir ileri adımın habercisiydi. El birliğiyle dibe çöken Avrupa, “Uzun Mesafeli Ticaret” olarak ifade edilen deniz aşırı ülkelere yaptıkları ticari faaliyetlerle yükseliş ivmesi yakaladı. Burada başrol şüphesiz ki burjuvanındır. Bu döneme kadar zenginlik kaynağının toprak olması, aşağılık bir iş olarak görülen ticaret ile uğraşan burjuvanın hor görülmesine neden oluyordu. Ticareti ellerinde bulunduran burjuvalar gelişen ticaret ağı ile zenginleşmeye başladı. Bundan sonraki süreçte Avrupa’da toprağa bağlı aristokrasinin yerini ticarete bağlı burjuvazi alacaktır.

Uzun mesafeli ticarette Venedik ve Cenevizliler ön planda olmuşlardır.  Bu durum Venediklilerin dönemin en zengin devleti haline gelmesinin önünü açmıştır. Baharat Yolu aracılığıyla Arapların getirdiği ürünleri Venedikliler Avrupa pazarlarına taşıyorlardı. Bu iki ulusunda bu ticari faaliyetten önemli gelir elde ettiğini bundan dolayı da bu geliri başkaları ile paylaşmak istemeyen özellikle de Arapların baharat kaynaklarını ejderhaların koruduğu gibi bazı efsaneler uydurmuş olduklarını görüyoruz.

İste bu ticari faaliyetlerle Venedik dönemin en zengin devleti haline gelmişti. Öyle ki Fatih döneminde basılan altın para Venedik dukasının taklidi olması güçlerinin önemli bir göstergesidir. Ancak onlar bu güçlerini uzun süre devam ettiremeyeceklerdir. Venedik ve Ceneviz’in denizaşırı ticaretten elde ettiği zenginlikten diğer Avrupalı devletlerinin de aracısız pay alma isteği Coğrafi Keşiflerin başlamasının nedenlerinden olacaktır.

Coğrafi Keşifler

Osmanlıların İstanbul’un fethinden sonra da başarılı bir şekilde genişlemesi Batı Avrupa’nın ilk denizaşırı imparatorluğu olan Venedik’in sonunu getirdi. Ancak bu olayın önemli ve uzun süreli başka bir sonucu oldu. Avrupalı devletler artık gözlerini Akdeniz’in dışına çevirdi. Böylelikle büyük coğrafi keşiflerin gerçekleşmesinin tarihi bir rastlantı olmadığı açıkça gözüküyor.

İspanyollar ve Portekizliler denizlerdeki faaliyetlerini güçlendirmeye başladı. Bundan dolayı da karşı karşıya gelen bu iki devlet Papalığın Atlas Okyanusu’nu hayali bir çizgiyle ayırıp ikisini de farklı yollardan göndermesiyle sorun çözüldü. Bu durum hem keşiflerin aksamasını engellediği gibi hem de Papalık otoritesini güçlendirmiştir. Papalık Portekiz’i doğuya İspanya’yı batıya yönlendirdi ve bu seyahatler sonucunda dünyanın yuvarlak olduğu tekrar ispatlanmıştır.

1492’de Kristof Kolomb İspanya Kraliçesi Isebella’dan aldığı destekle Antil adalarına varınca Hindistan’a vardığını sandı. Burada karşılaşılan yerli halk ile Kolomb’un kişiliğinden dolayı ilk etapta dostça ilişkiler kuruldu. Adanın misafirlerinin ilk işleri bir kilise kurarak misyonerlik faaliyetleri yürütmek oldu.

Kolomb’dan sonra gelen yeni fatihler (Conquistador) Amiral Cortes, Barbao ve Pizarro kardeşler bunlar tarihin gördüğü en barbar işgalci insanlardı. Niyetleri yerlilerin değersiz gördükleri ve törenlerde kullandıkları altın ve gümüşü Avrupa’ya göndermekti. İlk etapta orta ve Güney Amerika işgale başlandı. Burada krallar da dahil olmak üzere bütün yerlileri köleleştirip madenlerde kötü şartlarda acımasızca çalıştırdılar. Kıtadaki 50 milyon nüfus 5 milyona düşmüş bunun en büyük neden kötü koşullar ve frengi hastalığıdır. Nüfusun azalmasıyla ihtiyaç duyulan iş gücü zenci kölelerin buraya taşınmasıyla kapatılmaya çalışılmıştır.

Doğu’ya yönelen Portekizler ise Hindistan’a varmayı başarıp burada koloniler kurdu. Bunu başka devletler de takip etti. Daha sonra da sesiz sedasız İngiliz yayılması başladı ve yavaş yavaş bütün Hindistan’ı diğer ülkeden temizleyerek ele geçirdi.

Sonuç olarak bu dönemde Avrupa kıtası Amerika, Afrika ve Asya’nın erişilebildiği bir dünya merkezi haline geldi. Maden miktarı, üretilen mal ve hizmetlerin hacminden daha hızlı arttığı için, madenin değeri azaldı.

Ronesans

Yeniden Doğuş anlamına gelen Rönesans, Eski Roma ve Grek başarılarının yeniden canlandırılma sürecini anlatır.  Bu dönem Avrupa kurumlarının ve kişilerin uzun süreli bir dönüşüm içine girdiği bir düşünce ve duygu dönemidir. Bir bakıma insanın kendisini ve çevresini yeni bir algılama ve kavrama biçimidir.

Fransa, Osmanlı, Rus Çarlığı gibi büyük ve despotik devletlerde değil de ticaretin zenginleştirdiği Floransa, Venedik, Portekiz, Hollanda ve İngiltere gibi despotik olmayan devletlerde ortaya çıkması bir tesadüf değildir.

Bu dönem Avrupa’da bilimde ve sanatta büyük gelişmelerin yaşandığı dönem olmuştur. Kilisenin bilgi tekelinin kırılmasıyla bilim din haline getirildi. Akabinde bilim adamları koydukları kuralların değişmez olduğunu iddia etmeleriyle “Naslar”[1] üretilmeye başlamış oldular. İspanyol edebiyatında Cervantes, İngiliz edebiyatında Shaksespeare, Fransız edabiyatında Montaigne çıkmıştır.

Reformasyon

Reformasyon, 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa insanının din alanındaki düşüncelerinde ortaya çıkan, Rönesans’tan ayrı düşünülemeyecek bir kavramdır. Avrupa, karanlık bir dönem olan skolastik düşünce zihniyetinde kızıl saçlı kadınlar, toplum içinde ilginç davranışlarda bulunan insanların idam edildiği bir dönem yaşıyordu. Kilise Hristiyanların ruhani önderi olacağı yerde, varlıklı ve dünyevi bir prens haline gelmişti. Bu duruma tabii bir tepki olarak 15. yüzyıla gelindiğinde kilise, insanların vicdanlarında sahip olduğu yeri yitirmeye başladı. Aslında bu durum kilisenin manevi sınırlandırmalarına, iddia ettiği genel hükümranlığına ve koyduğu vergilere karşı bir çıkıştı.

Hristiyanlar dini konulardaki sorularına cevap bulmak için gelenekleri gereği sorularını kilise kapılarına asarlardı. İşte Martin Luther’in astığı sorular da Reformasyon sürecinin başlangıcı kabul edildi. Luther’in amacı İncil’den çıkarılacak ilkeler üzerinden yeni bir kilise yaratmaktı.  Almanya’da başlamasının en önemli nedeni de okuma yazma oranının yüksek olduğu bir yer olmasında gizlidir. Ayrıca önemli olarak İncilin Almancaya çevrilmesi Kilisenin bilgi tekelinin kırıldığının göstergesiydi.

Reformasyon hareketinin sonucunda Papalık dünyevilikten uhreviliğe çekilerek seküler bir düşünce yapısının önünü açtı. Kilisnine kendine düzeltme hareketi doğrultusunda Aziz Loyola önderliğinde “Cizvit[2]” tarikatı kuruldu. Avrupa’da mezhep birliği bozuldu ve yeni mezhepler ortaya çıktı. Başka bir ifadeyle Protestanlık ortaya çıktı. Bu da  “Peace of Westphalia” ya kadar çeşitli isimlerle anılan din savaşlarının başlamasında neden oldu.

 

Osmanlı Devleti’nde Kapitülasyon ve Vakıfların Yeri

Osmanlı Devleti’ndeki kapitülasyon algısı yanlış anlaşılmıştır. Fransızlardan önce bu ticari imtiyazlar Venedik ve Cenevizlilere verilmişti ve verilen bu imtiyazların ekonomik zararı yoktu. İlk verilen bu imtiyazların görünürdeki verilme nedeni ticareti ülkeye çekmekti. Ancak bundan daha akılcı bir politikanın ürünü olan bu uygulamadaki asıl amaç, daha önce Çin’de de bahsedilen, ülke içinde hükümdarın otoritesini sınırlandırabilecek bir unsurun oluşmasına engel olmaktı. Fazla zenginleşen ve güçlenen kesime söz geçirmek güçtür. Aynı şekilde belli bir oranda fakirleşmiş halka da söz geçirmek zordur. İşte bundan dolayı orta sınıf olarak ifade edilen kesim tarihte devletlerin oluşturmaya çalıştığı zümre olmuştur. İşte Osmanlı’da bu zihniyete bağlı olarak ihracatı olabildiğince yasaklayıp ithalatı genişletmiştir.

Kanuni döneminde Fransa’ya verilen kapitülasyonlar ise siyasi silah olarak kullanmıştır. Öyle ki bu kapitülasyonlar hükümdarların ömrüyle sınırlandırılışlardır. Ancak bundan sonraki süreçte verilecek olan imtiyazlar Coğrafi Keşifleri ve Endüstri İnkılabını gerçekleştiren Avrupa’nın Osmanlı’yı ekonomik olarak çökertmesine fırsat vermiştir.

Kişisel zenginliğin önüne geçmek için diğer bir yol ise vakıf sistemiydi, bu sistem kişisel servetin kamu yararına sunulmasıdır. Devletler vakıflar kurdurmak konusunda ısrarcı bir tutum sergilemektedir. Ayrıca vergiden muaf olma ve mirastan kız evlatların pay almasını önlemek için düşünülen çarelerdendir.

 

Habsburglar

Habsburg ailesi topraklarını evlilik ve veraset yoluyla genişletmede öyle başarılı oldu ki o dönemde Avrupa halklarının yaklaşık dörtte biri Habsburg yönetimindeki topraklarda yaşıyordu.  İspanya ve Avusturya-Macarisan krallıklarının birleştirilmesiyle birleşik bir Avrupa gücü ortaya çıktı. Öyle ki Charles’a Kutsal Roma İmparatoru denilmeye dahi başlandı. Bu gücün Coğrafi Keşifleri desteklemesi işgalin hızını arttırmıştır. Diğer taraftan Habsburgların Avrupa’yı bir bayrak altında birleştirme çabasına karşı Fransa zayıf olarak karşı durmaya çalışıyordu. Burada Osmanlı’nın devreye girmesi esir düsen Fransao’nın annesinin yardım istemesiyle gerçekleştir.

Habsburgları çöküşe götüren şey savaş maliyetleriydi. Çünkü Habsburgların savaşacağı çok fazla düşman savunacağı çok fazla cephe vardı. Diğer Avrupa devletlerinin ve Osmanlı’nın savaşlardan sonra barış, toparlanma, dönemleri oluyordu ancak, Habsburglar için bu duru söz konusu olmuyordu. Özellikle Hollanda mücadelesi maliyeyi büyük yüke sokmuştur. Hollanda kaybedilirse şan ve şöhretin kaybedileceğine inanılıyordu.

 

Westphalia Barışı

Kesin bir çözüm getirmeyen 1555 tarihli Augsburg Barışı, her devlete vatandaşlarının dinini belirleme yetkisini tanımıştı. Ancak bu hak uygulamada yürümedi. Bu durum Avrupa’yı 30 yıl savaşlarına götürdü. Bu savaş bir kere Katolik ve Protestan davası üzerinden Almanya’nın iç savaşıydı. Ayrıca Fransız Devrimi Savaşları öncesinde en büyük Avrupa savaşıdır. Protestanların zaferi sonucu birkaç antlaşmadan müteşekkil olan 1648 tarihli Westphalia Barışı ile bitmiştir. Bu barışı hazırlayan konferans Avrupa için önemli bir yere sahipti. Çünkü devlet, iktidar ve savaş konularının tartışıldığı ilk laik bir konferans olmuştur. Öyle ki papalık temsilcisi dinlenmediği gibi Papa’ya da imzalattırılmamıştır.  Sonuç olarak Westphalia Barışı’nın, Habsburgların Avrupa’ya egemen olmak tehdidini ortadan kaldırdığı söylenebilir. Halka istediği inanca inanma imkanının tanınmasıyla farklı din ve mezheplere inan insanların birlikte yaşadığı bir Avrupa düzeninin temeli atıldı. Çünkü Katolik, Ortodoks ve Protestan unsurlar birbirlerini ortadan kaldıramayacaklarını anladılar.  Ayrıca Almanya’yı küçük devletlere bölerek, Fransa’nın dünya üstünlüğünü eline geçirmesine de yardımcı olmuştur.

 

Fransa’nın Üstünlüğü ve Güç Dengesi Politikası (1643-1715)

1643 de Fransa’nın tahtına küçük yaştaki XIV. Louis (Güneş Kral) geçti. Önceleri yönetim kral naibi Kardinal Mazarin’deydi. Louis 23 yaşına geldiğinde memleket yönetimini eline aldı ve 1715’te ölene kadar 72 yıl iktidarda kaldı. Modern tarihin en uzun süreyle iktidarda kalan monarkıdır.  Fransa’yı Avrupa’nın en güçlü devleti yaptı. Bu da içerde mutlakıyet yönetimiyle mümkün olmuştur. XIV. Louis sınıflar ve dinlerle bölünmüş Fransa’da bütünleştirici gücün ulusal monarşinin mülkiyetçiliği olduğunu anladı.  Louis ayrıca güçlü ve disiplinli ordu anlayışını yerleştirdi. Eğer mutlak krallık varsa XIV. Louis en önemli aktörü olurdu. Öyle bir güce ulaşıyor ki devlet benim diyebiliyor. Dış politikada ise genişlemeci bir siyaset izledi.  İspanya topraklarına veraset yoluyla sahip olmak istiyordu.  Bu amaçla, İspanya Kralı II Charles’ın gerek vücut, gerekse kafaca özürlü bulunan kız kardeşiyle evlendi.  Artık Avrupa’daki güç dengelerini tehdit eder bir duruma geldi.

Fransa’nın en büyük avantajı nüfusudur. Ayrıca hem karada hem de denizde ordusu bulunuyordu. Coğrafyası da yayılmaya çok müsait bir durumdaydı. Ancak devlet öyle genişliyor ki Fransa’nın nüfusu artık bu genişlemeye yetişemedi. Ayrıca Fransa’nın hiçbir zaman düzenli bir mali yapısı olmamıştı ve doğru düzgün vergi toplanamıyordu. Öyle ki kendisinden çok da az nüfusa sahip olan İngiltere’nin vergi gelirleri Fransa’nınkilerden yüksekti. Sömürgelerden gelen para olmasaydı Fransa’nın ayakta durması mümkün görünmüyordu. Dünya jandarmalığına girişmesiyle Avrupa’nın öteki devletleri onun bu politikasına karşı taktiği “güç dengesi” politikasıdır. Daha önce Habsburg üstünlüğüne karşı başını Fransa’nın çektiği bir güç dengesi politikasıyla mücadele edilmişti. Şimdi de bu denge Fransa’ya karşı uygulanacaktı.

 

İspanya Veraset Savaşları (1703-1713) ve Utrecht Antlaşması (1713)

Büyük bir miras bırakacak olan İspanyol Kralı II.Charles’ın ölmesi Avrupa’da savaşların fitilini ateşlemiştir.  Dünya savaşı denebilecek ilk savaş olması ve dinin çok az rol oynaması bu savaşın dikkat çeken farklarıdır. Miras üzerinde en büyük hak sahipleri II. Charles’ın kızlarıyla evli olan Fransa Kralı ve Habsburg İmparatoruydu.  Ancak II. Charles kendinden beklenmeyecek kadar akıllıca bir vasiyet yazar. Buna göre İspanya toprakları parçalanmadan XIV. Louis’in torununa kalacak ama iki taht hiçbir zaman birleşmeyecek, Louis kabul etmezse aynı hak Habsburg imparatorunun oğluna verilecekti. Louis’in teklifi kabul etmesiyle Avrupa’daki güç dengesi yerle bir oldu. Dengeleri yeniden eski haline getirmek için Fransa’ya karşı Avrupa devletlerinin katıldığı büyük ittifak kuruldu. Fransa’nın yenildiği İspanya Veraset Savaşlarında sonra 1713’te Utrecht Barışı imzalandı. Bu anlaşma oldukça mühim bir değere sahiptir. Çünkü modern dünya Westphalia’dan çok Utrecht ile kurulmuştur. Anlaşmayla Avrupa’daki sınırlar eski haline getirildi. Fransa’nın etkisi sınırlandırıldı. İngiltere yükselişe geçti. Daha önce de adı çok az duyulan iki küçük devlet, Savua ve Brandenburg, Avrupa’nın siyasal ufkunda yükselmeğe başladı. İki ülkelerin yöneticileri galip tarafa katılmış oldukları için, kral kabul edildiler. Bundan sonra birincisine Piyemonte, ikincisine ise Prusya denecekti.

 

************************************************************

Bundan sonraki konular final sınavına dahildir.

*************************************************************

 

 

 

 

 

 

İngiltere

İngiltere, Utrecht antlaşmasıyla başat güç olduğunu dünyaya kabul ettirip 7 Yıl Savaşları’yla da bunu tam manada kesinleştirmiştir. Bu başarısın altında ise parlamento geleneği ile beraber sürdürülebilir ekonomisi yatmaktadır.

İngiliz Parlamentosunu Avrupa’daki parlamentolardan ayıran en önemli fark kişisel monarşiyi kabullenmeyişidir. Bu çizgiyi açmak isteyen krallara 13. yüzyılda “Magna Charta”, 17. yüzyılda ise “Petition of Rights” (Haklar Bildirisi) ile cevap verildi.  Öyle ki 1649’da monarşiye eğilim gösteren krallarını bile idam sehpasına göndermiştirler. Bu durum müthiş bir parlamento sisteminin olduğunun kanıtıdır. Öyle ki Avrupa’nın neredeyse her monarşisinde halkın temsili bir organı bulunurdu. Ancak, hiçbiri İngiltere’deki kadar canlı ve güçlü olamadı. Bu durumun nedeni ise Avrupa’nın aksine İngiliz parlamentosunun Lortlar ve Avam kamarası olmak üzere ikiye ayrılması, din adamlarının ayrı bir güç olarak parlamentoda yer almamaları ve İngiltere’de sınıf farklılıklarının Avrupa’ya oranla daha yumuşak olmasıdır. Bu durumu itibariyle İngiltere dünya tarihinde aristokratik yönetimin en iyi sergilendiği ülke konumundadır. Bu mahir parlamento sayesinde Avrupa’nın yıkıcı olaylarının İngiltere’ye ciddi tesirlerini önlemekteydi.

Diğer unsur olan ekonomiye baktığımızda ise İngiltere’de dönemin konjonktürüne uyarak sömürgeleştirme politikası izlemiştir. Sömürge uygulamalarında modern dönemin sömürge politikasını müthiş bir şekilde görmekteyiz. Ancak, İngiltere’nin dünyadaki sömürgeci devletlerden farklı olarak sömürge politikasının arka planını çok sağlam tutuyordu. Diğer devletlerden farklı olarak İnsanı öldürmek ile değil de ruhunu teslim almakla şeklinde farklı bir asimilasyon politikası uyguluyordu. İngiltere sömürgeciliğe ilginç bir şekilde Hindistan’ın en verimsiz bölgesi olan Bengal’den başladı ve zaman içinde etki alanını genişleterek Hint yarım adasının tamamına egemen oldu. Bu yayılmalarında açtıkları okulların önemli desteğini görmüştürler. Nitekim bu okulların sosyal hayata yansıması da oldukça ilginç oldu. İngiliz okullarında yetişen Hintli gençler davranış ve giyimleri nedeniyle içlerinden çıktıkları kendi toplumları tarafından kabul edilmedikleri gibi ten renkleri sebebiyle de İngilizler tarafından kabul görmediler. Diğer taraftan ise bölgenin yerel yöneticileri Racalar hiçleştirilip İngiliz Genel Valisi artık fiili yöneticisi haline getirildi. Öyle ki vergi toplamakla görevli Zamindar artık İngiliz Genel Valisi adına vergi toplamaktaydı.

Hindistan’da yaşanan asimilasyonun farklı bir boyutu Avustralya’da yaşanmıştır. Amiral James Cook aracılığıyla Avustralya Kıta’sını keşfeden İngilizler burayı toplumsal atıklarını saldığı bir nevi açık hapishane durumuna getirdiler. Salınan bu mahkûmlar yerel halk olan Aborjinleri kısa sürede acımasız bir şekilde öldürmeye başladılar. Burada ne yazık ki Aborjinlere karşı acımasız bir asimilasyon yapılmıştır.

Sömürgecilikten sonra sürdürülebilir ekonomiyi sağlayan diğer bir unsurda İngiltere’nin altın üçgenleri olarak ifade edilen sistemleridir. Bunlardan ilki uyuşturucu ve çay üçgenidir. Hindistan’da yetiştirdiği uyuşturucu Çin’e satmakla hem Çin Sarayını uyutuyor hem de bundan para kazanıyordu. Bununla da kalmayıp Çin’den aldığı çayı da kendi fabrikalarında işleyip bütün dünyaya ihraç ediyordu. Diğer bir üçgense dokuma alanındadır. İngilizler Hindistan’da yetiştirdiği pamuğu kendi fabrikalarında işleyerek dünyaya ihraç ediyorlardı. Zamanla İngiliz yünlü kumaşı Avrupa’da çok tutulan bir kumaş haline geldi.  Bunu takiben 18. yüzyılda Endüstri İnkılabı ile dokuma alanındaki gelişmelerin sonucu olarak ciddi gelirler kazanmaya başlandı. İşte İngiltere’nin bu sürdürülebilir ekonomi sayesinde maliyesi muhteşem bir durumdaydı. Bunun etkisiyle gerektiğinde rahatlıkla borç bulabiliyordu.

İngiltere’nin bahsedilmesi gereken en önemli konularından birisi de coğrafi konumudur. Genelde adaların dört tarafı açık olduğu için savunulması zordur. Ancak, İngiltere güçlü bir donanma ile bu durumu tersine çevirmeyi başarmıştır. İşte bu stratejik konum akılcı bir politikanın ürünü olan oportünist siyaset izlemesinin önünü açmıştır.  Öyle ki gerektiğinde Avrupa’nın içinde gerektiğindeyse de dışında kalabiliyordu.

Asırlardır süren İngiliz-Fransız mücadelesinin 18. yüzyıldaki savaşı olan 7 Yıl Savaşları’nda İngilizler galip çıktı. Ancak, iki ülkede bu savaştan oldukça hasar aldı. İngilizler savaşın mali yükünü vergileri arttırmak suretiyle sömürgelerine yansıtmayı planlıyordu. Bu durum gelirleri azalacak olan ABD burjuvazisini rahatsız etti. Bu burjuvazi İngiltere’ye karşı bağımsızlık hareketin başlamasını sağladı. Diğer taraftan ise İngiltere’den intikam almak için fırsat kollayan Fransa bu durumdan yararlanmak niyetindeydi. Fransızlar kendi kötü mali durumuna rağmen kolonilere ekonomik olarak destek verdi. Savaşın sonunda ise İngiltere mağlup oldu. Fakat sürdürülebilir ekonomisi sayesinde kendini kısa zamanda toparlayabildi. Asıl yıkımı yaşayanlar ise Fransızlar oldu. Zaten kötü olan ekonomileri tamamen çöktü. İlerde görüleceği üzere bu durum 1789 ki siyasal devrimin nedeni olacaktır. Bundan sonra da devam eden İngiltere’nin başat güç konumu I. Dünya Savaşı’nda sonra ABD’nin güçlenmesiyle tehlikeye girdi. Fakat bu durum kısa sürdü Monroe Doktrini’ni ilan edilmesiyle İngiltere Başat güç konumunu sürdürdü.

 

Endüstri Devrimi

Esasen devrim her şeyin yıkılıp yeni bir mekanizmanın kurulmasını ifade eder. Senelerce süren gelenekleri tepeden tırnağa değiştiren Sanayi Devrimi de bu durumun en güzel örneklerinden biridir. İlk defa dokuma alanında İngiltere ortaya çıkarılan bu devrim, daha kısa sürede daha az enerji harcayarak daha fazla üretim yapmayı ifade etmektedir. Burjuvazi kökenli olan bu devrim 18. yy. başlarında başlayıp çeşitli evrelerle 19. yy. sonuna kadar devam etti. İnsan, toplum, devlet, ticaret ve ekonomide köklü değişikliklere yol açtı.

Sanayi Devrimi’nin İngiltere başlaması ise tarihi bir tesadüf değildir. Geniş maden yataklarına ve yağışlı bir iklime sahip olan adada sel suları sürekli madenleri basmaktaydı. İşte bu biriken suların boşaltılması amacıyla buhar gücünden yararlanılarak ilkel bir pompa meydana getirildi. Böylelikle ilk kez bu amaçla buhar gücünden yararlanılmış oldu. Daha sonra bu buhar gücünü ticarette en önemli ürünleri olan tekstil alanına taşıdılar. Daha önce ipe dönüştürülmeyen pamuğu uzun çabalar sonunda buhar gücünün yardımıyla ipe dönüştürmeyi başardılar. Böylelikle ip üretimi çok ciddi miktarlarda arttı. Biriken bu ipleri giyeceğe çevirmek için    de buharlı makineyi tezgâhlarda kullanmaya başladılar. Böylelikle üretim miktarı ve hızı artmakla beraber bu teknoloji başka alanlara yayılmaya başladı. Devrimin bundan sonraki gelişimi araştırmacılar tarafından “makine devrimi” ve “teknoloji devrimi”  olarak ikiye ayrılmaktadır. Makineleşme çağında makine kullanımı yaygınlaşmış büyük fabrikalar ortaya çıkmıştır. Bu noktada ihtiyaç duyulan kömürün İngiltere rezervlerinde fazlasıyla olması gelişimi hızlandırmıştır. 1870’den sonra ise teknoloji devrimi olarak ifade edilir. Bu dönemde bilimsel buluşlar önem kazanmaya başlamıştır.

Sanayi Devrimi dünya üzerindeki tüm insanların yaşamını etkiledi. Üretim anlayışı kökten değişti, fabrikalar kuruldu ve toplumda iş bölümü ortaya çıktı. Şehirler artık sanayi kuruluşlarının çevresinde kurulmaya başlandı. Dini alandaki toplumsal sınıflaşma sanayi devrimiyle ekonomik sınıflaşmaya dönüştü. İnsan eski kanaatkâr yapısından sıyrılıp seküler bir hal aldı. İnsana bağlı olarak toplumda seküler bir yapıya büründü. Bu dönemde devlet ise daha çok soyut ve daha çok korkulan bir mekanizma haline geldi. Endüstriyelleşme ve onun yol açtığı emperyalizm ile birlikte Avrupa’nın dünya üzerindeki egemenliği kesin bir hal aldı.

Dünya üzerindeki tüm yenilikler birbirini tetikler işte Sanayi Devrimi’nin de dört adet Tali devrimi vardır. Bunlar: Tarım, Ticaret, Nüfus, Ulaşım devrimleridir.

 

Tarım Devrimi

Birim alandan alınan ürün miktarının artırılmasını ifade etmektedir. Uygarlığa geçişin en önemli adımı olarak görülen insanların toprağı işlemeyi keşfetmeleri insanlık tarihinde çok önemli bir yere sahiptir.  Zaman içinde bunu geliştirerek kara sabanı kullanmaya başladıkları gibi toprağı alt üst ederek üstte azot ve nem bakımından yüksek toprak yukarıya çıkarılmaya başlandı. Bu gelişmeleri takiben sulama alanında gelişmeler yaşandı. Yeraltı ve yerüstü su kaynakları doğrultusunda kurulan mekanizmayla toprağın su ihtiyacı karşılanmaya başlandı. Gelişen dünya düzenine ayak uyduran tarım faaliyetlerinde değişime devem etti. Artık Azot ihtiyacı yapay gübreyle temin ediliyordu. Böylelikle sürekli olarak toprak ekilebiliyordu. Sulama alanında da yağmurlama tekniği denilen sistem kullanılmaya başlandı. Ancak aşırı sulama toprağın altındaki tuzların yüzeye çıkmasına neden oluyordu. Artık tohumlar da değişmeye başladı. Tohum ıslahı üretimi arttırdı ancak artık üründen tohum alınmamaya başlandı. Sonuç itibariyle tarımsal faaliyetlerde küçük aile işletmeciliği terk edilerek pazara yönelik üretim yapılmaya başlandı. Artık günümüzde devasa boyutlu traktör yardımıyla 24 saate 6.000 dönüm arazı sürülebilir oldu. Teknolojik gelişmeler toprağın, suyun ve insanın sağlığı pahasına tarımda üretimi arttırdı.

 

Nüfus Devrimi

Savaşlar, salgın hastalıklar, çocuk ve doğum ölümleri nüfus artışını engellemekteydi. Bu durum tıp biliminin gelişip ilerlemesiyle değişti. Bunda özellikle aşının geliştirilmesinin büyük tesiri oldu. Böylelikle dünya nüfusunda büyük bir artış yaşandı. Artık insanların oldukça uzun süreler yaşamaya başlamasıyla yaşlı nüfus tehlikesi ortaya çıkmıştır.

Ticaret Devrimi

Avrupa’da ticaret geleneği öteden beri vardır. Kuzeyinde ve güneyinde görülen farklı iklim özellikleri ve bu iki nokta arasındaki ulaşım ağı önemli bir ticari altyapı temelini oluşturuyor. Ticari faaliyetler bu altyapı ve uzun mesafeli ticaret olarak ifade edilen denizaşırı ticaret ile önemli bir ivme kazandı. Artık büyük yatırımcılar ve onlara bağlı olarak bankalar ortaya çıktı. Bankaların ticaret sistemine getirdikleri kolaylık ticaretin önünü açtı.

Ulaşım Devrimi

Ticari faaliyetlerin gerçekleştirilmesi için en önemli şart yol unsurudur. Sümerlerin buldukları tekerlek ile yapılan savaş arabaları ihtiyaç doğrultusunda ticaret arabasına evirildi. Zaman içinde deniz ve ticaret yollarında büyük değişmeler yaşandı. Özellikle demiryolu yapımı ulaşım sektörü için müthiş bir devrim oldu.

 

1789 Siyasi Devrim

 

Büyük Fransız Devrimi, 18. yüzyılın en önemli olaylarının başında gelir ve siyasi bakımdan bütün dünyayı etkilemiştir. Bu liberalist tutkunun Fransa’da başlamasında siyasi, ekonomik ve sosyal etkenler söz konusu olmuştur. Fransa’da çok uzun süredir ağır bir monarşi yönetimi mevcuttu. Özellikle 14.Louis’in despotik yönetimi bu noktada dikkat çekicidir. Diğer taraftan ekonomisi de düzgün değildi. Fransa’daki vergi geliri soylular ve kilisenin vergi ayrıcalıkları yüzünden azdı. Halk sefalet içinde yaşamasına rağmen çok yüksek vergiler ödemek zorundaydı. Çiftçilerin pek çoğunun elinde toprağı yoktu. Öte yandan sosyal yapıda son derece kötüydü.  Keskin sınırlarla ayrılmış bir aristokrasi vardı. Kilisenin üst düzey yöneticileri Aristokratlarla hareket ediyor ve onların tüm imkanlarından yararlanıyorlardı. Alt düzey din görevlileri ise bu imkanlara sahip değildiler ve işçi ve köylü sınıfı ile hareket ediyorlardı. Halk bu ağır toplumsal sınıflaşmadan büyük rahatsızlık duymaya başladı. Zira bu dönemde bazı düşünürlerde çeşitli yayın organları vasıtasıyla toplumu etkilemeye başlamıştı. Diğer taraftan Burjuva ise uzun mesafeli ticaretin başlamasıyla birlikte zenginleşmiş ve güçlenmişti. 1713-1789 arası Fransa’nın dış ticaretinin beş kat artması burjuvazinin artan güçlerinin en güzel göstergesiydi. Bunlar yeni kazandıkları güçle soyluların siyasal ayrıcalıklarına tepki duymaya başlamışlardı. Zaten devrimin fitilini de bu sınıf ateşleyecektir.

Kralın ülkedeki sıkıntıların çözümü için tüm toprak mülkiyetinden vergi alınmasını istemesi barutun fitilini ateşledi. Bundan rahatsız olan ve kabul etmeyen soylular, denize düşen yılana sarılırcasına, 1614’den beri toplanmayan Parlamentonun toplanmasını istediler. 1789’da aristokratlar,  üst düzey din adamları ve halk temsilcilerinden (Burjva) oluşan üç kamaralı parlamento toplandı. Ancak, görüşmeler usul tartışması nedeniyle kilitlendi. Oylamanın sınıf esasına göre mi yoksa kişisel oylama şeklinde mi yapılacağı tartışmaya yol açtı. Bunun üzerine aristokratlar ve din adamları bir sonuç alamayacaklarını görünce meclisi terk ettiler. Bu durumu fırsata çeviren halk temsilcileri meclisi kurucu meclis olarak ilan etti. Bundan sonra anayasa yapmaya başladılar. Yaşananların ardından kral ise meclisi dağıtmanın yollarına aramaya başladı. Bu ortam içinde kralın meclisi basacağı söylentisi ortaya çıktı. Bu olası duruma tepki göstermek için 14 Temmuzda Halk, burjuva önderliğinde sokağa döküldü. İlk hedef despotizmin simgesi haline gelen Bastille Hapishanesi oldu. Bu gelişmelerden hemen sonra Kurucu Meclis, Amerika’daki çizgiyi izleyerek, eski rejimin ölüm fermanı ve 19. yüzyılda liberalizmin en önemli belgesi, “İnsan ve Yurttaş Hakladı Bildirisi”ni yayınladılar. 1791 yılında gelindiğinde ise yeni anayasayı yürürlüğe soktular.

Avrupalı devletler, Fransa’da yayılan özürlük, eşitlik, kardeşlik ilkelerinin kendilerini de etkilemesinden endişeliydiler. Bu doğrultuda aralarında birtakım toplantılar düzenlemeye başlamışlardır. Öte yandan Devrime muhalif olan aristokratlar ve din adamları sınırlara kaçmış ve burada Fransa’ya müdahale için diğer Avrupa devletleri kışkırtmaya başlamışlardı. Özellikle Avusturya ve Prusya’nın Fransa’ya karşı cephe aldığını görüyoruz. Fransa’ya bir ültimatom vererek derhal Fransız monarşisisinin iadesini istediler. Devrim yönetimi geri adım atmadı ve bunun üzerine Avusturya ve Prusya’nın saldırısı başladı. Bu güçler Fransız ordularını perişan edip Paris’e yaklaştılar. Baştaki yenilgilerin yarattığı panik ortamından devrim yönetimi ağır önlemler alma yoluna gitti.  Kral 16. Louis vatan haini olduğu iddiasıyla idam edildi. Bundan sonra durumu tersine çevirecek bir slogan ortaya çıktı “Fransa Fransızlarındır” bu söz ilginç bir şekilde müthiş bir direniş başlattı. Ayrıca bu sözle devrim milliyetçi bir hale evrildi. Nihayetinde Fransızlar müttefik ordusunu püskürtmekle kalmayıp yayılma başladılar.

Dışarda bu gelişmeler yaşanırken içerde ise 1793 Girondin’lerin yerine daha radikal devrimci, daha şiddet eğilimli ve demokrasi isteyen Jakobenler geçti. Bunların unutulmaz önderi Robespierre önderliğinde acımasız bir “terör rejimi” başladı. Devrimin bu yola dökülmesinin başlıca iki nedeni vardır. İlki Avrupa devletlerinin Fransa’ya karşı uyguladığı siyasi ve askeri baskılar, ikincisiyse devrimde aradıklarını bulamayan ve ihanet edildiklerine inan köylü ve işçilerin rejime karşı ayaklanmasıdır. Üç yıl süren bu terör yönetiminden en fazla zararı gören yine işçi ve çiftçi sınıfı oldu. İdam edilenlerin % 80’ı bu sınıfa mensuptu.

Sonuç olarak “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” üzerine kurulan demokratik cumhuriyet iç ve dış koşulların etkisiyle terör yönetimine dönüştü. Bu da Fransız halkında cumhuriyetçiliğe karşı bir tepki yarattı.  Bu büyük tepki Napolyon’un despotik yönetiminin meşrulaştırılmasına olanak tanıyacaktı.

 

Napolyon Dönemi

Korsika doğumlu bir topçu subayı olan Napolyon Bonapart İtalya cephesindeki başarısıyla ünlü bir general oldu. Roma İmparatorluğu’na ilgi duyan Napolyon bu imparatorluğun fetihlerini tekrarlamak gibi ihtiraslı ufka sahipti. 1804 yılına gelindiğinde Konsüllük, bir plebisit yoluyla İmparatorluğa dönüştürdü ve Napolyon, I. Napolyon adıyla imparator oldu.

İngiltere ile 1802 Amiens,  Ruslarla da 1807’deki Tilsit Antlaşması yapılmıştı. Bu antlaşmalar Napolyon’un elini çok güçlendirdi ve bir maceraya girişmenin zamanın geldiğini düşünmeye başladı. 600 bin kişilik orduyla Avrupa’yı tarumar edecek bir işgal harekatı başlattı. Askeri başarıları takiben başarılı bir yayılma politikası takip etti. Ele geçirdiği ülkelerin başına kendi akrabalarını geçirdi. Öyle ki Avrupa kıtasında siyasal birlik sağlamaya en çok yaklaşan kişi olarak tarihe geçti. Bu ilk askeri başarılarının altında Fransız toplumundaki siyasal bilinç yatmaktadır. Çoğunluğu serflerden oluşan ve içinde bulundukları siyasal sistemlere bağlılık duygusu olmayan diğer Avrupalı ordulara karşı Fransız ordusu Fransa denilen siyasi mekanizmanın bir parçası olduklarının farkındaydılar. Ancak Rusya’nın Kıta Sistemi’nden çekilmesi Napolyon için sonun başlangıcı oldu. 1812’de buna tepki olarak Napolyon Rusları üzerine yürüdü. Fransızlar Rusya’ya kadar dayandı. Ancak burada soğuk havaya yenildiler. Geri dönerken ise ele geçirdikleri ülkelerden darbe yediler. Ülkelerine döndüklerinde ise 600 bin kişilik Fransız ordusundan 60 bin kişi kalmıştı. Napolyon Elbe adasına sürüldü. Daha sonra Viyana Kongresi sırasında kaçarak Fransa’nın başına geçti ancak bu kez de 1815 Waterloo’da İngiltere’ye yenildi.

 

Viyana Kongresi                                                                                                         

Fransız Devrimi ve sonrasında Napolyon’un harekatıyla Avrupa’da bozulan dengeleri düzenlemek amacıyla 1814 ‘de Avrupalı devletlerinin katıldığı bir konferans düzenlendi. Bu konferansta İngiltere, Fransa’nın böyle bir maceraya yeniden teşebbüs etmesini önlemeyi Avusturya ise monarşi sisteminin devam etmesini sağlamayı hedeflemekteydi.

Napolyon hareketi sırasında işgal edilen topraklar iade edilip eski haline döndürüldü. 300 Alman prensliği 39’a indirilip bazı Alman toprakları da Utrecht’ten doğan Prusya’ya verilerek Alman birliğini sağlamasının önü açıldı. Dolayısıyla bu devlet doğuda Rusya, batıda ise Fransa’ya karşı denge oluşturabilecek güce kavuşturuldu.

Fransa karşısında güçlü bir şekilde durulabilmesi için Hollanda ve Belçika krallıkları İngilizler tarafından birleştirildi.

Bu konferansta son derece akılcı bir siyasetin ürünü olarak bazı politikalar benimsendiğini de görmekteyiz. Galip devletlerin cezalandırma ve intikam yerine denge ve meşruiyet tavrı Viyana’nın sağladığı göreli barış ve istikrarın sebebi oldu. Gerçekten de yenilen Fransız halkında ceza ve intikam duyguları oluşturulmuş olsaydı eğer bu düzeni ellerine geçen ilk fırsatta yıkarlardı. Galipleri böyle bir karar almaya zorlayan ayrı sebepte şüphesiz Rus tehlikesi olarak gözükmektedir. Nihayetinde müttefikler Rusya’dan korkmasalardı koşullar belki daha ağır olabilirdi. Bu bakımdan bu antlaşma bugün bile son derece önemli dersler vermektedir.

Ancak Viyana sonrası kurulan düzenin en büyük sorun milliyetçilik, yani çizilen sınırların doğal ve ulusal sınırlar olmayışı oldu. Rusya’nın Osmanlı’nın Avrupa’daki toprakları üzerinde genişleme emelleri doğrultusunda burada ulusçuluk akımlarını, Avusturya ile çatışma pahasına, desteklemeye başlamasıyla Viyana Sistemi çöktü.

 

 

Almanya

Almanya’nın yükselişinde çeşitli faktörlerin söz konusu olduğunu görüyoruz. Bir kere okuma yazma oranın yüksek olması önemli bir avantaj idi. Bu unsur askeri ve sanayi alanlarında ilerlemenin önünü açtı. Zaten militarist yapısı oldukça güçlü olan Almanya askeri devrimi gerçekleştirdi. Bu sistem günümüzde uygulanan, nöbetleşe askerlik sistemidir. Bu sayede herhangi bir ihtiyaç anında oldukça fazla askeri elinde bulundurmaya başladı. Diğer taraftan Almanlar sanayi alanında da önemli gelişmeler geçekleştirdiler. Mühendisleri sayesinde deniz teknolojisi başta olmak üzere modernleşmede önemli adımlar atıldı. Yönetimde ise Bismarck gibi muhteşem bir zekanın bulunması Almanya’nın büyümesindeki en önemli avantaj oldu.

Almanya, Viyana’dan aldığı destek ile 1815’te birliğini sağlama sürecine girdi. 1839’da Danimarka’ya karşı zafer kazandı. 1862’de asker kökenli Bismarck Alman başbakanlığına getirildi. Onunla birlikte Alman modernleşme ve birlikteliğinin yükselişi ivme kazandı. 1865’te Avusturya’yı yendiler ve Bismarck’ mükemmel politikasıyla Avusturya’ya yenik devlet muamelesi yapılmadı. Bu sayede Almanya sadık bir müttefik kazanmış oldu. 1871’de ise Almanya demir ve kömür yatakları bakımından olukça zengin olan Alsas-Loren’e saldırdı. Burası ilginç bir şekilde Fransızların ve Almanların hak iddia edebilecekleri bir etnik yapıya sahipti. Nihayetinde Almanya, Fransa’ya da boyun eğdirmeyi başardı. Bundan sonra Bismarck Fransızların intikam almasını önlemek için Fransa’yı yalnızlaştırma politikası izlemeye başladı. Bu noktada Rusya “Bismarck’ın kabusu” oldu. Fransa ile Rus ittifakının önüne geçmek amacıyla üç imparatorluk ligini kurmaya çalıştı. Ancak bu mümkün olmayınca Ruslarla ilişkileri geliştirerek ikili ittifaklar yaptı. Böylelikle Fransa tehlikesi bertaraf edildi.  Almanya orta Avrupa’nın en önemli kara gücü haline geldi.

Kral Büyük Frederich ölünce II. Wilhelm Alman tahtına geçti. Yeni kralın ilk işi Bismarck’ı başbakanlıktan uzaklaştırıp ipleri eline almak oldu. O Almanya’yı denizlere açıp sömürgeci bir devlet haline getirme düşüncesindeydi.  Bu hususta denizlerdeki eksikliğini İngiltere’yle kapatmayı düşünüyordu. Bu bağlamda Avrupa’yı derinden sarsacak bir stratejik hata yaparak Rusya ile antlaşma süresi dolunca uzatmadı. Böylece Fransa’ya gün doğmuş oldu ve “Bismarck kabusu” gerçekleşti. İlerde görüleceği üzere Fransa, Rusya ile 1892’te askeri, 1894’te de kapsamlı bir ittifak kuracaktır. Wilhelm İngiltere’ye yanaşma politikası ise İngiltere’nin güçlü bir Almaya istemediği için tutmadı ve Almanya ortada kaldı.

Almanlar denizlerdeki önemli yatırımlarıyla hızlı bir şekilde denizlere güçlendiler. Böylece İngiltere’nin başat güç konumuna Rusya ve Almanya meydan okuyucu güç olarak ortaya çıktı. 1905 yılında Alman genelkurmay başkanı Schlieffen’ın planı 1914’te Alman askeri harekâtının temelini oluşturdu. Plan gereğince Fransa 6 hafta içinde kesin yenilgiye uğratılacak, sonra Rusya’ya dönülecekti. Rusya daha önce harekete geçerse ise Avusturya Rus ordularını oyalayacaktı. Ancak Avusturya bu işi yapmadı. Zira nu noktada Osmanlı savaşa dahil edildi. Ancak Belçika ve Fransa’nın hesapta olmayan direnişleri planın başarısızlığının temeli oldu. Ayrıca Rusya da bir aydan daha kısa bir sürede seferberliğini tamamlamış Almanya’ya saldırdı. Tüm bunların doğal sonucu olarak plan uygulamada başarısızlığa uğramış ve Almanya’yı Bismarck’ın kâbusu olan iki cepheli savaşa sürüklenmiştir.

 

[1]Kesin hüküm.

[2] Bir ellerinde İncil, diğerinde kılıç tutarak hızlı bir yayılma sürecini başlatmışlardır. Eğitim alanında başarılılardır.