İaşe

Eski Türklerde hükümdarların tahta çıkmaları Kut ile ilgilidir. Kut, güç, talih, iktidar, devlet demektir. Kut Tanrı tarafından Oğuz Han’ın soyundan gelenlere verilmiştir. Türk töresine göre sadece onun soyundan gelenler hükümdar olabilirdi. Bunun da bazı şartları vardı. Hakan; halkını giydirmeli, doyurmalı, korumalı ve adil olmalıydı. Bu onun halka karşı sorumluluğuydu. Aksi takdirde “kut tablamadı” denir ve o hükümdar Kara Kağan ilan edilip tahttan indirilirdi. Mesele Göktürk hükümdarı Çinliler ile yakın ilişkiler içine girince Kara Kağan ilan edilip tahtan indirildi. Bilge Kağan kitabelerinde “Aç milletimi doyurdum, çıplak milletimi giydirdim” diyor. Böylelikle hem Tanrı hem de halkına olan sorumluluğunu yerine getirmiş olduğunu ifade etmektedir. Kutadgu Bilig’de de hakan, halkını korumak, doyurmak, giydirmek ve adil olmak zorundaydı.

İslam hukukunda Devlet başkanı halkını aç ve çıplak bırakmamak zorundadır. Bu nedenle İslam hukukunu referans olan Osmanlı Devleti’nde de benzer bir durum söz konusudur. Zira kul Allah’ın padişaha emanetidir. Dolayısıyla Osmanlı’da halkın refahı ve aç kalmaması her şeyin üstündedir. Devlet halkın temel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Bu sebeple Osmanlı hiçbir zaman emperyalist olmamıştır. Osmanlı’nın iktisadi ilkesi daha kaliteli, daha bol, daha ucuz mal teminine dayanıyordu. Devletin tüm sistemi bunun üzerindedir. İşte bu sebeple Osmanlı Devleti toplumsal hayatın ve iktisadi hayatın bütün safhalarına müdahale eder ve kontrol altında tutar. Üretimin ilk aşamasından tüketimin son aşamasına kadar devlet kontrolü olurdu. Serbest pazar yoktur.

Diğer taraftan Osmanlı ayrım yapmaksızın haklının refahını koruyan sosyal bir devlettir. Bu bağlamda Gayrimüslimlerde aynı haklara sahiptir. Bunlar devletin zimmetindedir. Dolayısıyla bunlara zimmi denir. Bunlar devlete itaat ettikleri ve cizye(baş vergisi) ödedikleri müddetçe namusları, malları ve canları devletin zimmetindedir.

Devletin toprak kiralamasındaki esas usul ise topraktan çok verim alabilmek, toprağı boş bırakmamak, reayaya adil dağıtım yapmaktır. Devletin toprak uygulamasına Çift sistemi denmektedir. Çift bir çift öküzün sürebileceği yani 60-80 dönüm toprağa denirdi. Nadirde olsa 2 hatta 3 çift verilen de olsa da genellikle halk Nim (yarım) çift toprağa ya da Bennak’a sahip olurdu. Karadeniz’de ise toprak az olduğundan birkaç toprağın birleşimini ifade eden Şerikhane sistemi uygulanmıştır.

Osmanlı’da taşra idaresinde bilinenin aksine muhatap sancak değil kazadır. Yani kadıdır. Taşra idaresinin esas muhataplığı kazadır. Bütün işlemler kaza üzerinde yürür. Aynı şekilde Osmanlı iktisat sisteminin taşradaki muhatabı da kazadır. Osmanlı ekonomisi kaza üzerinden yürür. Her kaza bir “iktisadi ünitedir”. Kazada üretilen bütün ürünler kazanın pazarına gelmek zorundadır. Önce o kazanın ihtiyaçları karşılanmalıdır. Kazanın bütün ihtiyaçları karşılandıktan sonra mal İstanbul’a giderdi. Devletin merkezi saray buradaydı. Önce sarayın ihtiyaçları karşılanırdı. Çünkü:

 1-) Burada sabit yaşayanlar ve günlük çalışanların sayısı 5-6 bin civarıdır. Dışardan gelenlerin sayısı da 5 bin civarıdır. Kabaca 10 bin insanın ihtiyacı burada karşılanırdı. Dolayısıyla saray iaşesi önemli bir iştir.

2-) İstanbul’da daimi askerler vardır. Bunlar Kapıkulu Askerleridir. Kanuni döneminde bunların miktarı 8-10 bin iken sonraki dönemlerde 120-140 bin seviyesine çıkmıştır. Esasın bunlar devletin paralı askerleri idi. Maaşları, silahları, kıyafetleri ve yiyecekleri devlet tarafından karşılanırdı. Dolayısıyla gelen mallar bunların ihtiyaçlarını karşılamasında kullanılırdı.

3-) İstanbul’un nüfusu zaman zaman 700 bin ile 1 milyon arasında değişmektedir. Bu rakam o dönem için muazzamdır. Ancak bu nüfussun iaşesini temin etmek çok zordur.  Dolayısıyla İstanbul’un iaşe meselesi başlı başına devlet meselesidir. Zaman zaman devlet bu konuda sıkıntılar çekti. İstanbul’un şansı denizle bağlantılı olmasıdır. Bazen ağır kış şartları bazen de mesela Venedik’in Çanakkale Boğazı’nı kapattığı sıralarda İstanbul’da kıtlık oldu. İstanbul’un iaşesinden veziri azam sorumludur. Bu yüzden veziri azamlar tahkir edilmiş, dayak yemiş ve azledilmiştir. İstanbul’a özellikle gıda maddelerinin nereden, nasıl ve hangi usulle geleceği bellidir. Baharat Mısır’dan gelip Mısır Çarşısı’nda satılırdı. Canlı hayvan Bulgaristan’dan, buğday Romanya’dan gelirdi.

İşte bundan sonra mal artarsa o zaman komşu kazaya, sancağa malın gitmesine izin verilirdi. Ancak iç gümrük diye bir şey vardır. Bu ticaretin önünde en büyük engeldi. Yani Kütahya’dan Ankara’ya giden mal Eskişehir’de vergisini ödemek zorundaydı. Dolayısıyla malın maliyeti artmaktaydı. İç gümrük uygulaması 1874’e kadar devam etti.

Ülkenin içindeki bütün ihtiyaçlar karşılandıktan sonra mal artarsa ihracatına izin verilirdi. Ama burada da engeller söz konusudur. Karşımıza bu sefer memnu (yasak) mallar geliyor. Bunlar askeri kabul edilen stratejik ve hassas kabul edilen ürünlerdir. Bunların başında gıda maddeleri gelir. Etin ve buğdayın ihracatı kesinlikle yasaktır. Yine dünyaca meşhur olan işlenmiş deri, barutun hammaddesi yani güherçile, keza demir ve bakır gibi önemli madenler, silahların ihracatı yasaktı. Ayrıca at da savaş aracı olduğunda ihracatı yasaktı. Lehistan Kralı padişahın özel izniyle at alabilmişti.